Borderline Bir Aşk Hikâyesi - Neva’nın Üzerinde İnce Buz

Borderline Bir Aşk Hikâyesi - Neva’nın Üzerinde İnce Buz
Borderline kişilik örüntüsünün gölgesinde yaşanan yoğun bir aşkı anlatan bu terapötik öykü; terk edilme korkusunu, duygusal gelgitleri, tükenmişliği ve sınır koymanın iyileştirici gücünü Petersburg’un karanlık atmosferinde işler.

Kasım ayının sonlarına doğru Petersburg’da akşam, gündüzün bitmesini beklemeden başlardı.

Saat henüz beşe yaklaşırken gökyüzü, kirli bir yün kumaş gibi şehrin üzerine sarkmış; Fontanka Kanalı’nın ağır, kurşuni suları, kıyıdaki sarı binaların titreşen yansımalarını parçalamaya başlamıştı. Yağmur değildi yağan. Kar da değildi. İkisinin arasında, insanın yakasına giren ve orada eriyerek tenine soğuk bir parmak gibi dokunan, kararsız bir şeydi.

Nevski Bulvarı boyunca yürüyen insanlar başlarını omuzlarının arasına çekmişlerdi. Kaldırımların üzerindeki çamurlu kar, at arabalarının ve otomobillerin altında eziliyor; mağaza vitrinlerinden taşan sıcak ışık, sokaktaki insanların solgun yüzlerine kısa süreli, aldatıcı bir canlılık veriyordu. Şehir, o akşam kendisini kimseye açmak istemeyen yaşlı ve küskün bir adamı andırıyordu.

Aleksey Mihayloviç Orlov, Griboyedov Kanalı’ndan Gorohovaya Sokağı’na dönerken eldivenlerini evde bıraktığını fark etti. Parmakları soğuktan uyuşmuştu. Sağ elinde, üzerine ince yağmur damlaları düşen kahverengi bir kâğıt paket taşıyordu. Paketin içinde iki dilim medovik, bir kutu siyah çay ve Vera’nın geçen hafta bir vitrinin önünde durarak uzun uzun baktığı küçük, gümüş renkli bir saç tokası vardı.

Vera o zaman tokayı istemediğini söylemişti.

“Böyle şeyleri sevmem,” demiş, vitrinden uzaklaşmıştı.

Fakat Aleksey, onun bunu söylerken camdaki yansımasına baktığını görmüştü. Vera bazen bir şeyi en çok istediği anda istemediğini söylerdi. Bir armağanı kabul etmek, ihtiyaç duymak demekti; ihtiyaç duymak ise bir başkasının merhametine kalmak. Vera için merhamet, sevginin bozulmuş, küçültücü bir biçimiydi.

Aleksey merdivenleri çıkarken üçüncü kattaki daireden bir çocuk ağlaması duyuldu. Yukarıdan kızarmış soğan kokusu geliyordu. Duvarların sararmış boyası yer yer kabarmış, demir korkuluklar soğuktan terlemişti. Dördüncü kata vardığında kısa bir süre kapının önünde durdu.

Anahtarı cebindeydi.

Yine de hemen çıkarmadı.

Son üç yılda, kendi evinin kapısının önünde durup içeride nasıl bir hava olduğunu anlamaya çalışmayı öğrenmişti. Sessizlik bazen huzur demekti. Bazen de yaklaşan bir fırtınanın, bütün sesleri içine çekmiş karanlık merkezi.

Kapının altından ışık görünüyordu.

Aleksey, anahtarı kilide soktu. Metalin çıkardığı küçük ses ona gereğinden fazla yüksek geldi.

İçeri girdiğinde Vera’yı pencerenin önünde buldu.

Genç kadın sırtını odaya dönmüş, iki kolunu göğsünde kavuşturmuştu. Üzerinde koyu yeşil, eski bir hırka vardı. Uzun siyah saçları omuzlarına dağılmış, pencere camındaki yansımasıyla birbirine karışmıştı. Vera’nın yüzü ince, neredeyse saydam denecek kadar açık tenliydi. Elmacık kemikleri belirgin, çenesi dar, dudakları ise yüzünün geri kalanına göre şaşırtıcı derecede dolgun ve canlıydı. İnsan ona ilk baktığında gözlerini fark ederdi: koyu gri, iri ve huzursuz gözler. Bir çocuğun yardım isteyen bakışıyla, suçunu önceden bildiğini sanan bir yargıcın bakışı aynı anda bulunurdu bu gözlerde.

Aleksey kapıyı kapattı.

“Geldim,” dedi.

Vera cevap vermedi.

Odanın içi loştu. Tavandan sarkan sarı camlı lambanın yalnızca biri yanıyordu. Sobanın yanında kurumaya bırakılmış iki çift çorap, duvara garip gölgeler düşürüyordu. Küçük salondaki kitaplık eğilmiş, raflardan biri ortasından çökmüştü. Duvarda, üç yaz önce birlikte gittikleri Novgorod’dan aldıkları soluk mavi bir ikon asılıydı. Masanın üzerinde iki kahve fincanı vardı; birinin dibinde siyahlaşmış kahve kalıntısı kurumuştu.

Aleksey paketleri masaya bıraktı.

“Çay aldım,” dedi. “Bir de medovik.”

Vera’nın omuzları çok hafif hareket etti.

“Bana mı?”

Sesinde ne sevinç ne de merak vardı. Yalnızca dikkatle gizlenmiş bir suçlama.

“İkimize.”

“İkimize,” diye tekrarladı Vera.

Bu tek kelimeyi söylerken, Aleksey’nin hiç kurmadığı bir cümlenin içindeki yalanı yakalamış gibiydi.

Aleksey paltosunu çıkarırken zihni hızla çalışmaya başladı.

Geç mi kalmıştı?

Hayır. Saat altı buçukta geleceğini söylemişti. Henüz altıyı yirmi geçiyordu.

Sabahki mesajına kısa mı cevap vermişti?

Belki. Vera ona saat on birde, “Bu gece evde olur musun?” diye yazmış; o da toplantının ortasında, “Olurum,” diye cevap vermişti. Kalp işareti koymamıştı. Önceki hafta Vera, kalp işaretlerini mekanik bulduğunu söylemişti. “Bana otomatik semboller gönderme,” demişti. Bu yüzden koymamıştı.

Belki de sorun buydu.

Belki sorun başka bir şeydi.

Vera arkasını döndü.

“Telefonun neden kapalıydı?”

“Kapalı değildi.”

“Seni aradım.”

“Metrodaydım. Çekmemiş olabilir.”

“Üç kere aradım.”

Aleksey telefonunu çıkardı. Ekranda iki cevapsız arama vardı. Bir de beş dakika önce gönderilmiş mesaj:

Neredesin?

“İki arama görünüyor,” dedi.

Bunu söyler söylemez hata yaptığını anladı.

Vera’nın yüzündeki kaslar gerildi. Gözlerinin içindeki karanlık birden canlandı.

“Demek şimdi de kaç kere aradığımın hesabını mı tutacağız?”

“Hayır, yalnızca—”

“Ben üç kere aradım.”

“Olabilir. Telefon bazen—”

“Bana inanmadığını söyle.”

“Vera…”

“Söyle. Bana inanmadığını söyle de bitsin.”

Aleksey, paltosunu sandalyenin arkasına astı. Islak kumaştan yere damlalar düşüyordu. İçinde, üç yıldır çok iyi tanıdığı o dikkatli sessizlik oluştu. Her kelimeyi söylemeden önce incelemek zorundaydı. Sözcükler onun ağzından çıktıktan sonra anlamlarını kaybediyor, Vera’nın korkularına değdikleri yerde başka biçimlere giriyorlardı.

“Telefon kayıtlarından bahsetmiyorum,” dedi yavaşça. “Sana inanmadığımı da söylemiyorum. Metrodaydım. Aramanı duymadım.”

Vera güldü.

Kısa, sert ve neşesiz bir gülüştü.

“Tabii. Hep bir açıklaman var.”

“Bu bir açıklama değil, olan şey.”

“Senin için olan şey.”

Aleksey susunca Vera’nın gözleri doldu. Fakat ağlamadı. Ağlamak, henüz ona göre mağlubiyetti. Önce öfkelenmeliydi.

“Ben burada seni beklerken,” dedi, “senin için hiçbir şey olmamış.”

“Bir şey olduğunu bilmiyordum.”

“İşte mesele de bu!”

Sesi yükseldi. Küçük oda, Vera’nın sesiyle daha da daraldı.

“Hiçbir zaman bilmiyorsun. Ben sana söylemezsem görmüyorsun. Söylediğim zaman da abarttığımı düşünüyorsun.”

“Abarttığını söylemedim.”

“Söylemene gerek yok. Yüzünde yazıyor.”

Aleksey, istemsizce yüzünü değiştirmeye çalıştı. Kaşlarını gevşetti. Dudaklarını daha yumuşak bir çizgiye getirdi. Fakat bu çaba bile Vera tarafından görüldü.

“Şimdi de yüzünü ayarlıyorsun,” dedi Vera. “Ben delirmeyeyim diye doğru ifadeyi bulmaya çalışıyorsun.”

Aleksey’nin göğsünde ağır, tanıdık bir yorgunluk yayıldı.

Vera haklıydı.

Gerçekten de yüzünü ayarlıyordu.

Üç yıl önce, birbirlerini ilk tanıdıklarında, Vera’nın insanların yüzlerindeki en küçük değişiklikleri fark edebilmesine hayran kalmıştı. Bir lokantada garsonun gülümseyişinin sahte olduğunu anlamış, Aleksey’nin annesinin bir telefon konuşması sırasında sesindeki belli belirsiz duraksamadan kadının hasta olduğunu sezmişti. Aleksey bunu incelik, hatta olağanüstü bir sezgi sanmıştı.

Oysa zamanla bunun bir yetenekten çok, gece boyunca kapının kırılmasını bekleyen bir insanın uyanıklığı olduğunu anlamıştı.

Vera, yüzleri okumuyordu.

Tehlike arıyordu.

Çünkü çocukluğunda tehlike, çoğu zaman bir yüz ifadesinden hemen sonra gelmişti.

Annesinin dudaklarının kenarında beliren o küçücük kasılmadan sonra saatler süren sessizlik başlardı. Babasının gözlerini kaçırması, o gece eve gelmeyeceği anlamına gelirdi. İnsanlar ona ne yapacaklarını söylemeden önce yüzleri söylerdi. Vera da hayatta kalmak için yüzleri okumayı öğrenmişti.

Şimdi Aleksey’nin yorgunluğunu sevgisizlik; şaşkınlığını küçümseme; suskunluğunu terk ediş olarak görüyordu.

“Vera,” dedi Aleksey, “bugün ne oldu?”

Genç kadın başını geriye attı.

“Hiç.”

“Belli ki bir şey—”

“Hiçbir şey olmadı.”

“Öyleyse neden—”

“Neden böyleyim, değil mi?”

“Bunu söylemedim.”

“Ama düşündün.”

Vera pencereye doğru döndü. Camın dışında, karşı binanın çatısından sarkan yağmur oluğu titriyordu. Bir tramvayın sesi uzaktan, metalik bir inilti gibi duyuldu.

Vera sabahı düşündü.

Düşünmek istemese de sabah, zihninin içinde sürekli yeniden oynuyordu.

Aleksey evden çıkarken onu yanağından öpmüştü. Her zamanki gibi. Fakat öpücük çok kısa sürmüştü. Belki yarım saniye. Belki daha az. Sonra atkısını düzeltmiş, “Akşam görüşürüz,” demişti.

Vera o anda bir şey hissetmemişti.

Ya da hissettiğini fark etmemişti.

Öğleden sonra mutfakta çay hazırlarken o öpücük yeniden aklına gelmişti. Neden bu kadar kısa sürdüğünü düşünmüştü. Önce Aleksey’nin acele ettiğini söylemişti kendine. Ardından, acele etse bile onu eskisi gibi öpebileceğini düşünmüştü. Sonra geçen ayki tartışmaları aklına gelmişti. Aleksey’nin o tartışma sırasında, “Bazen çok yoruluyorum,” deyişi.

Yoruluyorum.

Bu kelime, Vera’nın içinde bir yere takılmıştı.

İnsanlar yoruldukları şeyleri bırakırlardı.

Babası da annesinden yorulmuştu.

Annesi Vera’nın ağlamalarından yorulmuştu.

Eski sevgilisi, “Bu kadar yoğun yaşayamıyorum,” demişti.

Yorulmak, gitmeden önce kullanılan kibar sözcüktü.

Saat beşe doğru Vera’nın içinde artık basit bir huzursuzluk değil, fiziksel bir ağrı vardı. Göğüs kafesinin arkasında, kalbine kadar uzanan boş bir kuyu açılmıştı. Aleksey’nin dönmeyeceğini düşünmüştü. Sonra döneceğini ama onu artık sevmediğini söyleyeceğini. Sonra onu başka biriyle hayal etmişti. Aleksey’nin bir başka kadına, eskiden Vera’ya baktığı gibi baktığını görmüştü zihninde.

Bu görüntü gerçek değildi.

Fakat yarattığı acı gerçekti.

Vera bunu birbirinden ayıramıyordu.

Şimdi Aleksey karşısında dururken, sabahtan beri taşıdığı korkunun sebebini tek bir cümleyle açıklaması mümkün değildi. “Beni kısa öptün ve ben bundan terk edileceğimi çıkardım,” diyemezdi. Bu cümle, onun kendi kulağına bile gülünç gelirdi. Gülünç olan şeyden utanırdı. Utandığı zaman kendinden nefret ederdi. Kendinden nefret ettiği zaman da bu nefreti taşıyabilmek için bir suçlu bulması gerekirdi.

Aleksey oradaydı.

Onu suçlamak, kendisini suçlamaktan daha az ölümcüldü.

“Bugün ofiste kiminleydin?” diye sordu.

Aleksey bir an durdu.

“Birçok kişiyle.”

“Kadınlarla mı?”

“Vera…”

“Basit bir soru sordum.”

“Toplantıda İlya vardı, Maksim vardı, Yelena vardı. Sonra müdür geldi.”

“Yelena.”

Aleksey gözlerini kapatmadı ama kapatmak istedi.

“Evet, Yelena.”

“Bana ondan bahsetmedin.”

“Daha önce bahsettim.”

“Hayır.”

“Geçen hafta yeni projeye katıldığını söyledim.”

“Bunu söylemedin.”

“Söylediğimi hatırlıyorum.”

Vera’nın yüzü birden bembeyaz oldu.

“Yine mi?”

“Neyi?”

“Yine benim hatırlamadığımı söyleyeceksin.”

“Ben yalnızca—”

“Beni deli gibi göstermeye çalışma.”

“Kimse seni deli gibi göstermiyor.”

“Sen yapıyorsun!”

Vera masadaki fincanı eliyle itti. Fincan yere düşmedi; kenara çarpıp sallandı. İçindeki kurumuş kahve, masanın üzerine küçük siyah parçalar halinde döküldü.

Aleksey fincana baktı.

Vera onun bakışını gördü.

“Al işte,” dedi. “Şimdi fincan için üzüldün.”

“Fincan için üzülmedim.”

“Benden daha çok ona değer veriyorsun.”

Bu söz, dışarıdan dinleyen biri için anlamsız, hatta acımasızca hesaplanmış görünebilirdi. Fakat Vera o anda gerçekten buna inanıyordu. Aleksey’nin gözlerinin masaya kaydığı o bir saniyede, onun için eşyalardan daha değersiz olduğunu hissetmişti. Duygu, gerçeğin yerine geçmişti. Hissettiği şey neyse dünya oydu.

Aleksey’nin içinden bir öfke yükseldi.

Küçük ama temiz bir öfke.

Ben ne yaparsam yapayım yanlış, diye düşündü. Eve erken gelmek yanlış. Geç gelmek yanlış. Açıklamak yanlış. Susmak yanlış. Ona sarılmak bazen baskı kurmak, uzak durmak terk etmek. Geçmişi hatırlamak onu delirtmek, hatırlamamak önemsememek.

Yine de bu öfkeyi yüzüne çıkarmadı.

Çünkü öfkesi ortaya çıktığında Vera’nın korkusu büyüyecek, korkusu büyüyünce saldıracak, saldırınca Aleksey daha çok öfkelenecek ve gece, ikisinin de birbirine söylediği fakat aslında başka insanlara ait olan cümlelerle parçalanacaktı.

Aleksey, üç yıldır bir patlamayı önlemek için kendi içindeki bütün kibritleri ıslatıyordu.

Fakat insan uzun süre ateşsiz yaşayamazdı.

“Böyle konuşmana izin vermeyeceğim,” dedi.

Sesi yüksek değildi.

Vera hareketsiz kaldı.

“Ne dedin?”

“Ben buradayım. Seni dinliyorum. Ama söylediğim her şeyi çarpıtarak beni suçlamana izin vermeyeceğim.”

Vera’nın gözlerindeki öfke, bir anlığına çıplak korkuya dönüştü.

İzin vermeyeceğim.

Bu söz, onun içinde “gideceğim” olarak yankılandı.

“Demek gerçek yüzün bu,” dedi.

Aleksey cevap vermedi.

“Üç yıldır bekliyordum zaten.”

“Neyi bekliyordun?”

“Benden sıkılmanı.”

“Ben senden sıkıldığımı söylemedim.”

“Ama yoruldun.”

Aleksey’nin kalbi sıkıştı.

Vera bunu biliyordu.

Belki geçen ay söylediği cümleden. Belki yüzünden. Belki de yalnızca, yorulmamasının imkânsız olduğunu düşündüğü için.

“Evet,” dedi Aleksey.

Vera’nın dudakları aralandı.

Bu dürüstlüğü beklemiyordu. İnkâr edilmek için hazırladığı savaş, karşısında ansızın açık bir kapı bulmuştu.

Aleksey devam etti:

“Bazen yoruluyorum.”

Vera geriye doğru bir adım attı.

“Demek doğruymuş.”

“Yorulmam seni sevmediğim anlamına gelmiyor.”

“İnsan sevdiğinden yorulmaz.”

“Yorulur.”

“Hayır.”

“Yorulur, Vera. İnsan sevdiği çocuğuna bakarken de yorulur. Hasta annesine bakarken de. Çok sevdiği işini yaparken de. Yorgunluk sevgisizlik değildir.”

“Beni hasta annenle mi kıyaslıyorsun?”

Aleksey ellerini iki yana açtı, sonra hemen indirdi. En küçük hareket bile Vera’ya tehdit gibi görünebilirdi.

“Bir örnek verdim.”

“Ben senin yükünüm.”

“Bunu söylemedim.”

“Söyledin.”

“Hayır.”

“Söyledin!”

Vera’nın sesi çatladı.

“Senin için bir hastayım. Taşıman gereken bir yüküm. Bana tahammül ediyorsun. Beni sevmiyorsun. Acıyorsun.”

Aleksey birden onun yüzünde, öfkenin altından yükselen küçücük kızı gördü.

Belki altı yaşındaydı o kız. Belki sekiz.

Kapının önünde durmuş, babasının ayakkabılarının olmadığını fark etmişti. Annesine, “Ne zaman gelecek?” diye sormuştu. Annesi, “Sen böyle ağlamaya devam edersen hiç gelmeyecek,” demişti.

Çocuk, o gün babasının gidişiyle kendi duyguları arasında bir bağ kurmuştu.

Çok hissederse insanlar gidiyordu.

Fakat hissetmemesi mümkün değildi.

Öyleyse gidilmeden önce insanları sınamalıydı. Onları itmeli, hakaret etmeli, sevgilerini zorlamalıydı. Gitmeyeceklerini kanıtlamaları için onlara dayanılmaz bir sebep vermeliydi.

Bir insanı kapıdan kovup ardından gitmemesi için içinden dua etmek…

Vera’nın aşkı çoğu zaman böyleydi.

“Bana acımıyorum,” dedi Aleksey.

“Yalan.”

“Seni seviyorum.”

“Yalan.”

“Ama bu şekilde konuşmaya devam edemeyiz.”

“İşte geldi.”

“Ne geldi?”

“Gerçek.”

Vera başını salladı. Gözyaşları yanaklarına akmaya başlamıştı.

“Bütün güzel şeyler yalandı. Novgorod, yazın göl kenarında söylediklerin, benim için yazdığın o aptal mektuplar… Hepsi beni sakin tutmak içindi.”

Aleksey, bir zamanlar Vera’ya yazdığı mektupları düşündü. Vera onları yatağının altındaki mavi kutuda saklıyordu. Bazen geceleri çıkarıp okuyordu. Bazen de bir tartışma sırasında, “Bunları yazan adam öldü,” diyordu.

Aleksey o mektupları yazarken yalan söylememişti.

Şimdi de yalan söylemiyordu.

İnsanların değişen duygularının, geçmişteki sevgilerini geçersiz kılmadığını Vera’ya anlatmak istiyordu. Fakat Vera’nın zihninde sevgi ya bütünüyle vardı ya da hiç olmamıştı. Bir anlık hayal kırıklığı, üç yıllık yakınlığı geriye dönük olarak zehirleyebiliyordu.

Dün Aleksey dünyanın en iyi insanıydı.

Bu akşam yalancı, korkak ve zalimdi.

Yarın, belki yine onu hayatta tutan tek kişi olacaktı.

Aleksey, bir insanın aynı bedende bu kadar sık öldürülüp diriltilmesinin ne kadar yorucu olduğunu düşündü.

“Vera,” dedi, “şu an çok korktuğunu görüyorum.”

“Bana psikolog gibi konuşma.”

“Seni analiz etmiyorum.”

“Ediyorsun.”

“Hayır. Korkuyorsun.”

“Ben korkmuyorum!”

“Öyleyse nesin?”

Vera cevap veremedi.

Öfke vardı. Utanç vardı. Göğsündeki o dipsiz kuyu vardı. Aleksey’nin kapıdan çıkıp bir daha dönmeyeceği görüntüsü vardı. Kendini yere atma, bağırma, bir bardağı duvara fırlatma isteği vardı. Sonra Aleksey’nin onu tutmasını, kollarının arasına almasını, “Hiçbir yere gitmiyorum,” demesini istemek vardı.

Fakat bunu isterse zayıf olacaktı.

“Benden nefret ediyorsun,” dedi.

“Hayır.”

“Etmelisin.”

“Etmiyorum.”

“Ben olsam ederdim.”

Bu cümle odanın içinde asılı kaldı.

Aleksey ilk kez, Vera’nın kendisine söylediği birçok acımasız cümlenin aslında ona değil, kendi içine yöneldiğini açıkça duydu.

Ben olsam benden nefret ederdim.

Beni sevmek mümkün değil.

Beni tanıyan herkes sonunda gider.

Bütün kavgaların altında bu üç cümle yatıyordu. Tıpkı Neva’nın kışın donmuş yüzeyinin altında karanlık suyun durmaksızın akması gibi.

Aleksey bir adım yaklaştı.

Vera hemen geri çekildi.

“Dokunma bana.”

Aleksey durdu.

“Peki.”

Bu “peki” de Vera’nın canını acıttı.

Dokunma dediğinde gerçekten dokunmamasını istemiyordu. Aleksey’nin reddine rağmen yaklaşmasını, onun sözlerinin altında saklı isteği anlamasını bekliyordu. Fakat Aleksey son zamanlarda sözcükleri oldukları gibi kabul etmeye başlamıştı.

Çünkü gizli anlamların peşinden gitmek onu tüketmişti.

Vera, onun durmasını terk edilmenin küçük bir provası gibi yaşadı.

“Tabii,” dedi. “Zaten bana dokunmak istemiyorsun.”

Aleksey’nin yüzünde artık açık bir acı vardı.

“Az önce dokunma dedin.”

“Her şeyi kelimesi kelimesine almak zorunda değilsin.”

“Öyleyse neyi kastettiğini nasıl anlayacağım?”

“Beni sevseydin anlardın.”

Aleksey başını eğdi.

İşte buydu.

Üzerinde yürüdüğü yumurta kabuklarının altında saklanan asıl tuzak. Vera’nın sözcüklerine uymak da ihlal etmek de suç olabiliyordu. Doğru davranış, çoğu zaman ancak yanlış olanı yaptıktan sonra ortaya çıkıyordu.

“Ben zihnini okuyamam,” dedi.

Vera’nın gözlerinde yeniden öfke parladı.

“Üç yıldan sonra hâlâ mı?”

“Üç yıl sonra da.”

“Ben senin ne hissettiğini anlıyorum.”

“Hayır,” dedi Aleksey. “Çoğu zaman benim ne hissettiğimi tahmin ediyorsun. Sonra tahminini gerçek kabul ediyorsun.”

Vera ona baktı.

Aleksey, bu cümleyi söyledikten sonra geri alamayacağını biliyordu. Fakat ilk kez geri almak da istemiyordu.

“Ben eve girince yüzüme baktın ve benden nefret ettiğime karar verdin,” diye devam etti. “Telefonu duymadım, seni görmezden geldiğime karar verdin. Masadaki fincana baktım, fincanı senden çok önemsediğime karar verdin. Bunlar senin hislerin olabilir. Hislerini küçümsemiyorum. Ama bunların hepsi gerçek değil.”

Vera’nın alt dudağı titredi.

“Yani sorun benim.”

“Bir suçlu aramıyorum.”

“Her zaman sorun benim.”

“Hayır. Sorun, ikimizin de bu korkunun içinde kaybolması.”

“Ben korkmuyorum.”

“Ben korkuyorum,” dedi Aleksey.

Vera sustu.

Aleksey’nin korktuğunu daha önce düşünmemişti. Onu çoğu zaman soğuk, sağlam, duygularını saklayabilen biri olarak görüyordu. Aleksey’nin sessizliğini güven değil, üstünlük sanmıştı.

“Neden korkuyorsun?” diye sordu.

Sesi ilk kez alçalmıştı.

Aleksey pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu. Omuzları çökmüştü. Otuz altı yaşındaydı ama o an çok daha yaşlı görünüyordu. Kumral saçlarının şakaklarına yakın yerlerinde birkaç beyaz tel vardı. Yüzü uzun, burnu hafif kemerli, gözleri açık kahverengiydi. Normalde yüzünde sakin, ağırbaşlı bir ifade bulunurdu. O akşam gözlerinin altında mor halkalar vardı.

“Her gün yanlış bir şey söylemekten korkuyorum,” dedi. “Eve gelirken kapının önünde durup içeride neyle karşılaşacağımı tahmin etmeye çalışıyorum. Mesaj yazarken her kelimeyi kontrol ediyorum. Sana ‘iyi geceler’ dersem soğuk mu olur, ‘iyi geceler sevgilim’ dersem yapmacık mı gelir diye düşünüyorum. Arkadaşlarımla görüşürsem seni bırakmış oluyorum. Görüşmezsem kendi hayatımı kaybediyorum.”

Vera’nın yüzü kasıldı.

“Demek hayatını kaybettin.”

“Beni dinler misin?”

Bu kez sesi sertleşmişti.

Vera sustu.

“Ben seni seviyorum,” dedi Aleksey. “Ama sürekli kendimi kanıtlamak zorunda kaldığım bir hayatın içinde kayboluyorum. Bir tartışma çıkmasın diye hislerimi saklıyorum. Öfkelenmiyorum. Yorulduğumu söylemiyorum. Bazen arkadaşlarıma gitmek istediğimi söylemiyorum. Sen üzülürsün diye annemi görmeye giderken bile suçlu hissediyorum.”

“Ben sana anneni görme demedim.”

“Doğrudan demedin. Ama her gidişimde hastalandın, ağladın ya da o gece beni sevmediğimi söyledin.”

“Çünkü yalnız kalıyorum.”

“Biliyorum.”

“Sen bilmiyorsun.”

“Tam olarak bilmiyorum,” dedi Aleksey. “Ama anlamaya çalışıyorum. Yalnız kaldığında içindeki şeyin ne kadar büyüdüğünü görüyorum. Yine de o şeyi küçültmek için benim hayatımın tamamını vermem mümkün değil.”

Vera’nın yüzünde, sanki biri ona tokat atmış gibi bir ifade belirdi.

Aleksey ayağa kalkmadı.

Eskiden o ifadeyi gördüğünde hemen yanına gider, sözlerini geri alır, onu kucaklar, kendi sınırlarını yok ederek Vera’nın korkusunu yatıştırmaya çalışırdı.

Bu kez yapmadı.

“Demek beni bırakacaksın,” dedi Vera.

“Şu an seni bırakmıyorum.”

“Sonra?”

“Bilmiyorum.”

Bu cevap acımasız görünüyordu.

Ama doğruydu.

Ve doğruluk, bazen anlık bir teselliden daha şefkatliydi.

Vera’nın dizleri güçsüzleşti. Pencerenin kenarına tutundu. Zihninde bütün şehir eğilmişti. Karşı apartmanın pencereleri, sokak lambaları, kanalın üzerindeki köprü… Her şey, Aleksey’nin “bilmiyorum” sözcüğünün çevresinde dönüyordu.

Bilmiyorum.

Bu, terk edilmenin kesinliği kadar korkutucuydu.

Çünkü kesin bir felakete hazırlanılabilirdi. Belirsizlikte ise insanın sinirleri her an parçalanırdı.

Vera’nın aklına mutfaktaki ilaçlar geldi.

Bir an için yalnızca onları düşündü. Bir avuç hapın sağlayacağı sessizliği. Aleksey’nin korkuyla yüzüne bakmasını. Sonunda onun acısını anlamasını.

Bu düşüncenin içinden ikinci bir düşünce yükseldi:

Onu cezalandırmak istiyordu.

Ama aynı anda kurtarılmak da.

Bunu fark etmek Vera’ya dayanılmaz bir utanç verdi.

“Ben kötü bir insanım,” dedi.

Aleksey hemen itiraz etmedi.

Vera başını kaldırdı.

“Bunu da mı kabul ediyorsun?”

“Hayır,” dedi Aleksey. “Ama şu an sana ‘kötü değilsin’ desem inanmayacaksın. Onun yerine şunu söyleyeceğim: Acı çekiyorsun. Acı çekerken bana zarar veren şeyler söylüyorsun. Acı çekmen gerçek. Bana zarar vermen de gerçek.”

Vera’nın gözlerinden yaşlar akıyordu.

Bu sözlerde alışık olduğu türden bir kurtuluş yoktu. Aleksey onu bütünüyle masum ilan etmiyor, fakat bütünüyle kötü de görmüyordu.

İki şey aynı anda doğru olabilirdi.

Vera’nın zihni, buna alışık değildi.

Çocukluğundan beri insanlar ya iyi ya kötüydü. Ya kalır ya giderdi. Ya sever ya nefret ederdi. Bir insan hem sevip hem yorulamazdı. Hem yaralanıp hem şefkatli kalamazdı. Hem sınır koyup hem terk etmeyebilirdi.

Oysa Aleksey şimdi karşısında, bütün bu çelişkilerin içinde oturuyordu.

Gitmemişti.

Ama teslim de olmuyordu.

“Ne yapacağız?” diye sordu Vera.

Bu soru, o gece söylediği ilk gerçek soruydu.

Aleksey uzun süre cevap vermedi.

“Önce bu geceyi kavga ederek bitirmeyeceğiz,” dedi. “Sesimizi yükseltmeyeceğiz. Birbirimize hakaret etmeyeceğiz. Kendine zarar vermekle ilgili bir düşüncen varsa bana açıkça söyleyeceksin. Bunu beni korkutmak için değil, yardım alabilmek için söyleyeceksin.”

Vera gözlerini kaçırdı.

Aleksey bunu fark etti.

“Var mı?”

Vera’nın sesi duyulmayacak kadar alçaktı.

“Bir an oldu.”

Aleksey’nin yüzü gerildi, fakat paniğe kapılmadı.

“Şu an var mı?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Emin değilim. Ama yapmak istemiyorum.”

“İlaçlar nerede?”

“Mutfakta.”

“Bu gece onları ben alacağım.”

Vera’nın ilk tepkisi öfke oldu.

“Bana çocuk gibi davranma.”

“Çocuk gibi davranmıyorum. Güvenlik için sınır koyuyorum.”

“Bana güvenmiyorsun.”

“Şu anki krizin içinde tek başına kalmana güvenmiyorum. Bu senin değersiz olduğun anlamına gelmiyor.”

Vera başını duvara yasladı.

İçindeki bir taraf bağırmak istiyordu. “Dokunma eşyalarıma. Evimden çık. Seni bir daha görmek istemiyorum,” demek istiyordu.

Başka bir taraf ise yorgundu.

Öylesine yorgundu ki, yıllardır taşıdığı zırhı birkaç dakikalığına yere bırakmaya razıydı.

“Peki,” dedi.

Aleksey mutfağa gitti. Döndüğünde ilaç kutusu elindeydi. Onu paltosunun cebine koydu.

Sonra Vera’nın karşısındaki sandalyeye oturdu. Aralarında küçük masa vardı. Masanın üzerinde medovik paketi, siyah çay ve gümüş toka duruyordu.

Vera tokayı fark etti.

“Bu ne?”

“Senin için aldım.”

Vera tokaya bakarken yüzü yeniden değişti. Birkaç dakika önce kendisini hiç sevilmemiş hisseden kadın, şimdi bu küçük nesnenin karşısında Aleksey’nin onu düşündüğü bütün anları hayal ediyordu. Gözlerinde sıcaklık belirdi.

“Hatırlamışsın.”

“Hatırladım.”

“Ben istemediğimi söylemiştim.”

“Biliyorum.”

Vera tokayı eline aldı. Soğuk metal avucunda ısındı.

Bir an için Aleksey ona yeniden kusursuz göründü. Dünyada onu anlayan tek insan. Bütün yanlış sözlerinin altında saklanan anlamı gören, onun çocukluğundan beri aradığı kişi.

Fakat Aleksey bu değişimi de fark etti.

Vera’nın onu birkaç dakika içinde zalimden kurtarıcıya dönüştürüşünü.

“Vera,” dedi usulca, “bu tokayı almam az önce konuştuklarımızı değiştirmiyor.”

Vera’nın parmakları durdu.

Eskiden olsa bunu sevgiyi reddetmek olarak duyacaktı.

Bu kez kendisini zorladı.

“Biliyorum,” dedi.

Aslında tam olarak bilmiyordu.

Ama bilmek istiyordu.

Dışarıda karla karışık yağmur yavaş yavaş kara dönmüştü. Büyük, ıslak taneler karşı binanın çatısına düşüyor, bacaların çevresinde birikiyordu. Sokaktan geçen bir adam, rüzgâr şapkasını uçurunca arkasından koştu. Bir faytonun tekerlekleri çamurun içinde ağır ağır döndü. Petersburg, gecenin içinde donmaya hazırlanıyordu.

Aleksey çayı demledi.

İkisi bir süre konuşmadan oturdu.

Sessizlik, bu kez bir ceza değildi.

Vera sıcak bardağı iki eliyle tuttu. Parmakları titriyordu.

“Sabah beni kısa öptün,” dedi sonunda.

Aleksey ona baktı.

“Bütün gün bunun için mi?”

“Bilmiyorum.”

Vera gözlerini bardağa indirdi.

“Önce bir şey hissetmedim. Sonra aklıma geldi. Sonra senin benden bıktığını düşündüm. Sonra Yelena diye biri olduğunu bile bilmiyordum ama sanki biri varmış gibi geldi. Sonra bunun saçma olduğunu düşündüm. Sonra saçma olduğu için kendimden nefret ettim. Sonra seni aradım.”

Aleksey dinledi.

“Sana bunu başta söyleyebilirdim,” dedi Vera. “Ama sen gülerdin sandım.”

“Gülmezdim.”

“Belki gülmezdin. Ama yüzünde bir şey olurdu.”

“Olabilirdi,” dedi Aleksey. “Şaşırabilirdim.”

Vera’nın gözleri doldu.

“Şaşırman bile bana çok kötü geliyor.”

“Biliyorum.”

“Hayır,” dedi Vera, ama bu kez sesi saldırgan değildi. “Belki bilmiyorsun. İnsanların yüzündeki küçücük bir şey… Benim içimde çok büyüyor. Sanki derim yokmuş gibi. Her şey doğrudan içime giriyor.”

Aleksey kaynak metinlerde okuduğu bir benzetmeyi hatırladı: Duygusal sinir uçları açıkta olan bir insan.

Fakat bunu söylemedi.

Vera’nın kendi kelimelerini bulmasına izin verdi.

“Bazen neden böyle olduğumu ben de bilmiyorum,” diye devam etti Vera. “Önce yalnızca bir şey hissediyorum. Sonra o duyguya bir sebep bulmaya çalışıyorum. Sebep sen oluyorsun. Çünkü yanımdasın.”

“Bunu fark etmen önemli.”

“Bu bir özür değil.”

“Hayır.”

“Özür dilerim.”

Aleksey başını salladı.

“Özrünü kabul ediyorum.”

Vera ona baktı.

“Beni affettin mi?”

“Bu gece söylediklerin için evet. Ama her şey bir özürle eski hâline dönmüyor.”

Vera’nın yüzünde yeniden korku belirdi. Fakat bu kez korkunun ardından hemen öfke gelmedi.

“Ne demek bu?”

“Yarın terapistinle görüşmeni istiyorum. Tek başına değil, birlikte de gidebiliriz. Bir kriz planı yapmamız gerekiyor. Ne zaman ara vereceğiz, ne zaman yardım isteyeceğiz, hangi sözleri kullanmayacağız… Bunları belirlemeliyiz.”

“Beni düzeltmeye mi çalışacaksın?”

“Hayır. Seni ben düzeltemem.”

Bu cümle ikisini de sessizliğe gömdü.

Aleksey yıllardır bunu yapmaya çalıştığını fark etti.

Vera’nın çocukluğunu kendi sevgisiyle yeniden yazmaya; gitmiş olan herkesin yerine kalmaya; onun içindeki dipsiz boşluğu kendi varlığıyla doldurmaya çalışmıştı.

Fakat bir insan başka bir insanın yarasının içine yerleşip orada yaşayamazdı.

Orada yaşarsa yara kapanmazdı.

“Ben de yardım alacağım,” dedi Aleksey. “Çünkü ben de artık ne hissettiğimi bilmiyorum. Bazen seni koruduğumu sanarken aslında korkumu yönetiyorum. Bazen kavga çıkmasın diye sana dürüst davranmıyorum.”

Vera’nın kaşları çatıldı.

“Benden bir şey mi sakladın?”

Aleksey, eski düzenin kapısının açıldığını hissetti. O kapıdan girerlerse gece yeniden başlayacaktı.

“Şu an sorgulamaya dönmeyeceğiz,” dedi. “Genel olarak duygularımı sakladığımı söylüyorum. Bu gece ayrıntıları tartışmayacağız.”

Vera’nın nefesi hızlandı.

“Yine sınır koyuyorsun.”

“Evet.”

“Bundan nefret ediyorum.”

“Biliyorum.”

“Beni terk ediyormuşsun gibi geliyor.”

“Bunun bir his olduğunu kabul ediyorum. Ama şu an odadayım.”

Vera ona baktı.

Aleksey gerçekten odadaydı.

Kapının yanında değildi. Paltosunu giymemişti. Telefonuna bakmıyordu. Onu cezalandırmak için susmuyordu. Yalnızca orada oturuyor ve kendi sınırının arkasında kalıyordu.

Vera ilk kez sınırın, kapı olmadığını düşündü.

Belki sınır, iki insanın birbirine karışıp kaybolmasını engelleyen bir çizgiydi.

Belki Aleksey’nin kendisini koruması, onu sevmediği anlamına gelmiyordu.

Belki sevgi, bir insanın bütün acıyı üzerine alması değildi.

Bu düşünceler Vera’nın içinde hemen yerleşmedi. Hatta ona yabancı, soğuk ve eksik geldiler. Yine de ilk kez, başka bir ihtimalin gölgesi belirmişti.

“Bu gece burada kalacak mısın?” diye sordu.

Aleksey cevap vermeden önce düşündü.

“Evet.”

Vera’nın omuzları gevşedi.

“Ama,” dedi Aleksey, “kalıyorum diye kavganın bittiğini ya da her şeyin çözüldüğünü düşünmeyeceğiz. Yalnızca bu geceyi güvenli geçireceğiz.”

Vera tokayı saçına taktı. Eli birkaç kez kaydı. Aleksey yardım etmek için uzanmadı. Vera sonunda tokayı kendisi yerleştirdi.

Pencerenin camında ikisinin yansıması görünüyordu.

Birbirine yakın ama ayrı iki insan.

Vera, yansımasına baktı. Yüzü ağlamaktan şişmişti. Gözlerinin altı koyulaşmış, saçları dağılmıştı. Kendini çirkin buldu. Sonra zihninin alışıldık cümlesi yükseldi:

Böyle birini kim sever?

Fakat bu kez cümlenin hemen ardından başka bir cümle geldi:

Ben şu an kendimden nefret ediyorum. Bu, herkesin benden nefret ettiği anlamına gelmez.

Vera bu iki cümle arasındaki farkı hissetti.

Çok küçüktü.

Neva’nın üzerinde yeni oluşan, bir çocuğun ağırlığını bile taşıyamayacak kadar ince buz tabakası gibi.

Yine de vardı.

Gece yarısına doğru kar hızlandı. Şehir sessizleşti. Çatılar, kaldırımlar ve köprü korkulukları beyazla kaplandı. Sabah olduğunda işçiler sokakları temizleyecek, atlar ve otomobiller karı yeniden çamura çevirecek, Neva’nın buzları akıntının baskısıyla çatlayacaktı.

Hiçbir şey bir gecede düzelmeyecekti.

Vera ertesi gün yine korkabilirdi.

Aleksey yine yorulabilirdi.

Bir sözcük yanlış anlaşılabilir, bir bakış geçmişten gelen bir yaraya değebilir, sevgi bir anda kuşkuya dönüşebilirdi.

Fakat o gece ilk kez ikisi de aynı şeyi anlamıştı:

Bir duygunun çok güçlü olması, onun mutlaka gerçek olduğu anlamına gelmiyordu.

Bir sınırın varlığı da sevginin bittiği anlamına gelmiyordu.

Aleksey koltukta uyumaya hazırlanırken Vera yatak odasının kapısında durdu.

“Leşa,” dedi.

Aleksey başını kaldırdı.

Vera uzun süre ne söyleyeceğini düşündü. Eski Vera, “Beni hâlâ seviyor musun?” diye sorardı. Aldığı cevabı tekrar tekrar sınar, ses tonundaki en küçük tereddüdü arardı.

Bu kez başka bir şey söyledi:

“Şu an çok korkuyorum. Ama seni suçlamamaya çalışacağım.”

Aleksey’nin yüzünde yorgun, hüzünlü bir gülümseme belirdi.

“Ben de korkuyorum,” dedi. “Ama kaçmadan burada kalmaya çalışacağım.”

Vera başını salladı.

Kapıyı kapatmadı.

Aralık bıraktı.

Koridordan sızan solgun ışık, yatak odasının zemininde ince bir çizgi oluşturdu. Bu çizgi ne bütünüyle karanlıktı ne de insanı kör edecek kadar parlak.

Sadece, iki ayrı odanın arasında kalan küçük ve dürüst bir aydınlıktı.

Devamı: Öykünün Psikolojik Analizi: Borderline Bir Aşk – Neva'nın Üzerinde İnce Buz

Öykünün Psikolojik Analizi: Borderline Bir Aşk – Neva'nın Üzerinde İnce Buz

Bu öykü, Borderline Kişilik Bozukluğu (BKB) yaşayan bir bireyin ilişkilerinde görülen temel psikolojik dinamikleri ve partnerinin yaşadığı görünmez yükü anlamaya yardımcı olmak amacıyla kurgulanmıştır. Öyküdeki birçok davranış, BKB'de sık görülen duygusal hassasiyet, terk edilme korkusu ve yoğun duygu düzenleme güçlüğü üzerine inşa edilmiştir.

1. Krizin Gerçek Tetikleyicisi Nedir?

Dışarıdan bakıldığında kriz oldukça küçük bir olayla başlıyor gibi görünmektedir:

  • Aleksey'in sabah kısa bir öpücükle evden ayrılması,
  • Telefonu duymaması,
  • Eve birkaç dakika geç gelmesi.

Fakat aslında bunların hiçbiri gerçek tetikleyici değildir.

Gerçek tetikleyici Vera'nın zihninde oluşan şu düşüncedir:

"Beni artık eskisi kadar sevmiyor olabilir."

Bu düşünce saniyeler içinde başka düşünceleri doğurur:

  • "Benden sıkıldı."
  • "Bir başkası var."
  • "Yakında beni terk edecek."
  • "Yine yalnız kalacağım."

Borderline'da çoğu zaman olay değil, olayın zihinde kazandığı anlam krizi başlatır.

Bu nedenle partner:

"Ben sadece işe gittim."

derken,

Borderline birey:

"Hayatım yıkılıyor."

duygusunu yaşayabilir.

Çünkü yaşanan duygu, mevcut olaydan değil; geçmişteki terk edilme deneyimlerinden beslenmektedir.


2. Neden Bu Kadar Yoğun Tepki Veriyor?

Birçok kişi şunu düşünür:

"Bu kadar küçük bir şeye neden böyle tepki verdi?"

Çünkü Borderline'da problem olay değildir.

Problem, duygusal sistemin aşırı hassas çalışmasıdır.

Kaynak metinde anlatıldığı gibi, bazı insanlar doğuştan gelen biyolojik nedenlerle duygusal uyaranlara çok daha yoğun tepki verebilirler. Küçük görünen bir işaret bile güçlü duyguları tetikleyebilir; kişi çoğu zaman neden bu kadar yoğun hissettiğini kendisi de açıklayamaz.

Bunu fiziksel bir benzetmeyle düşünelim.

Normal bir insanın derisi varsa,

Borderline bireyin adeta duygusal derisi yoktur.

En küçük temas bile acı verir.

Bu yüzden Vera'nın yaşadığı duygu,

Aleksey'in davranışından çok,

kendi sinir sisteminin verdiği yoğun alarm tepkisidir.


3. Neden Partnerini Suçluyor?

Vera aslında Aleksey'e kızdığı için değil,

yaşadığı dayanılmaz korkuya bir açıklama bulmaya çalıştığı için suçlamaktadır.

İnsan beyni yoğun bir duygu yaşadığında mutlaka bir neden arar.

Vera'nın zihni şu yolu izler:

Çok kötü hissediyorum.

Bir nedeni olmalı.

Demek ki Aleksey beni sevmiyor.

O halde suç onun.

Bu mekanizma bilinçli değildir.

Bu nedenle Borderline birey gerçekten partnerinin onu incittiğine inanabilir.

Yani manipülasyon gibi görünen birçok davranışın altında,

çoğu zaman yoğun bir duygusal çaresizlik bulunur.


4. Neden Bir Anda Öfke Patlaması Yaşıyor?

Öfke, çoğu zaman görünen duygudur.

Altında ise çok daha kırılgan duygular bulunur.

Örneğin:

  • korku
  • utanç
  • değersizlik
  • yalnızlık
  • terk edilme endişesi

Vera'nın bağırmasının gerçek nedeni öfke değildir.

Asıl cümle şudur:

"Lütfen beni bırakma."

Fakat bunu söylemek çok kırılgan hissettirdiği için,

zihin savunmaya geçer.

Savunmanın dili ise öfkedir.

Bu yüzden birçok Borderline krizinde görülen öfke,

aslında korkunun maskesidir.


5. Neden Kendine Zarar Vermeyi Düşünüyor?

Öyküde Vera kısa süreliğine ilaçları düşünmektedir.

Bu davranışın amacı çoğu zaman "ölmek istemek" değildir.

Daha çok şu işlevleri görebilir:

  • Dayanılmaz duygusal acıyı durdurmak.
  • İçindeki boşluğu susturmak.
  • Partnerin sevgisini test etmek.
  • Kontrolü yeniden hissetmek.
  • Çaresizliğini görünür kılmak.

Bu nedenle kendine zarar verme düşünceleri her zaman ciddiye alınmalı ve profesyonel destek gerektiren bir kriz işareti olarak değerlendirilmelidir.


6. Aleksey Neden Sürekli Kendini Kontrol Ediyor?

Öyküde Aleksey şu cümleyi kuruyor:

"Her kelimeyi söylemeden önce düşünüyorum."

Bu durum Borderline yakınlarında çok sık görülür.

Zamanla kişi şunları yaşamaya başlar:

  • yanlış bir şey söyleme korkusu,
  • sürekli ortamı kontrol etme çabası,
  • tartışma çıkmasını önlemek için kendini bastırma,
  • kendi ihtiyaçlarını erteleme.

Psikolojide buna bazen "yumurta kabukları üzerinde yürümek" hissi denir.

Kişi artık doğal davranamaz.

Sürekli kriz çıkmaması için yaşar.


7. Partnerin Yaşadığı Psikolojik Süreç

Kafa karışıklığı

Aleksey,

aynı davranışın bazen sevgi,

bazen ihanet olarak yorumlanmasını anlayamaz.

Bu nedenle gerçeklik algısı sarsılmaya başlar.


Suçluluk

Sürekli şu sorular zihnini meşgul eder:

  • Yanlış mı konuştum?
  • Daha nazik olmalı mıydım?
  • Daha erken mi gelmeliydim?
  • Onu ben mi bu hale getirdim?

Bu suçluluk zamanla kronikleşebilir.


Kendinden şüphe duyma

En tehlikeli noktalardan biri budur.

Partner artık kendi hafızasına bile güvenemez.

Gerçekten bunu söyledim mi?

Acaba yüzüm mü yanlış ifade verdi?

Belki de gerçekten ben haksızım...

Bu durum uzun vadede özgüveni ciddi biçimde zedeleyebilir.


Duygusal tükenmişlik

Sürekli kriz yönetmek,

kişiyi zamanla psikolojik olarak tüketir.

Sevgi devam etse bile enerji tükenebilir.

Öyküde Aleksey'nin söylediği

"Seni seviyorum ama yoruluyorum."

cümlesi bunun en önemli göstergesidir.

Yorgunluk sevgisizlik değildir.

Ancak uzun süre ihmal edilirse ilişkiyi zayıflatabilir.


8. Hikâyedeki İlişki Döngüleri

1. İdealizasyon

İlişkinin bir anında partner,

dünyadaki en mükemmel insan olarak görülür.

Örneğin:

"Kimsenin beni senin kadar anlayamayacağını biliyorum."


2. Devalüasyon

Küçük bir tetikleyiciden sonra aynı kişi bir anda şöyle algılanabilir:

  • yalancı,
  • bencil,
  • sevgisiz,
  • zalim.

Bu değişim çoğu zaman dakikalar içinde yaşanabilir.


3. Suçluluk Döngüsü

Kriz bittikten sonra Borderline birey sıklıkla şunları hisseder:

  • Ben kötü bir insanım.
  • Her şeyi mahvettim.
  • Beni kimse sevemez.

Bu yoğun utanç, yeni krizlerin zeminini hazırlayabilir.


9. Öykünün Terapötik Dönüm Noktası

Öykünün en önemli değişimi,

Aleksey'nin şu farkındalığı yaşamasıdır:

"Onu ben iyileştiremem."

Bu cümle sevgiden vazgeçmek değildir.

Tam tersine,

ilişkiyi kurtarabilecek en sağlıklı adımdır.

Çünkü hiçbir partner,

başka bir insanın çocukluk yaralarını tek başına onaramaz.

İyileşme;

  • profesyonel destek,
  • beceri geliştirme,
  • güvenli iletişim,
  • karşılıklı sınırlar

ile mümkün olur.

Aynı şekilde Vera'nın şu cümlesi de önemli bir ilerlemeyi temsil eder:

"Şu an çok korkuyorum ama seni suçlamamaya çalışacağım."

Bu ifade, duygunun sorumluluğunu yavaş yavaş üstlenmeye başlamanın ilk adımıdır.

Kaynak:Aktüel Psikoloji

Bu haber toplam 234 defa okunmuştur
HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.