• BIST 82.368
  • Altın 147,517
  • Dolar 3,8222
  • Euro 4,0629
  • İstanbul 4 °C
  • Ankara 3 °C

THERAPIAGROUP Köşesinde Bu Hafta

THERAPIAGROUP Köşesinde Bu Hafta
Psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu öncülüğünde Radikal sayfasında hazırlanan THERAPIAGROUP köşesinde bu hafta önemli başlıklar sade bir anlatımla ele alındı.

Bugün başlıca psikoloji deneylerini ele aldık, onları bir de etik açıdan değerlendirdik. Diğer konumuz ise temel ruhsal gereksinimlerden otonomi.

 

 

Günümüzde insanlar ve hayvanlar üzerinde yapılan psikoloji araştırmalarının etik kurulları tarafından onay alması gereklidir. Etik kurullarının bu onayı verilebilmesi için insanlar üzerinde yapılan çalışmalarda katılımcının ya da deneğin bedensel, ruhsal, zihinsel, davranışsal, duygusal ve benzeri zarar görmemeleri esas alınmalıdır. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda ise bu zararın asgari düzeyde tutulması istenir. İnsan katılımcılar, çalışmanın sağlıklı olabilmesi için yanıltılmak zorundaysa bu bilgi kendilerine mutlaka çalışmanın bitiminde verilmelidir. Psikoloji biliminin bugünlere gelmesinde önemli rol oynayan ancak denekleri ve katılımcıları için son derece olumsuz sonuçlar yaratan ve etik problemleri nedeniyle bugün tekrarlanması imkansız olan psikoloji deneylerine yakından bakıyoruz.

1. Milgram Deneyi

Yale Üniversitesi profesörü Stanley Milgram, 1960’ların başında, Nazi soykırımına nasıl olup da bu kadar fazla sayıda insanın katıldığını anlamak için bir deney tasarladı. Milgram’in teorisi, insanların genel olarak otorite figürlerine itaat etme eğilimi gösterdiğini iddia ediyor ve şu soruları soruyordu: “Eichmann ve soykırımdaki milyonlarca suç ortağı acaba yalnızca emirleri mi yerine getiriyordu? Onları suç ortağı olarak adlandırabilir miyiz?” Milgram 1961 yılında deneylerine başladı. Katılımcılara ön bilgi olarak bir hafıza deneyine katıldıkları söylendi. Deneye ikili olarak alınan katılımcılardan biri “öğreten” diğeri ise “öğrenen” oluyordu. Ne var ki her ikilide yalnızca bir kişi gerçek katılımcıydı. Diğeri ise araştırma ekibindendi ve “öğreten” rolü her zaman gerçek katılımcıya verilecek şekilde ayarlama yapılmıştı. İkili farklı odalara alınıyordu ve “öğretene” bir yönergeyle ne yapılacağı anlatılıyordu. “Öğrenen” bir soruya yanlış cevap verdiğinde “öğretenin” bir butona basması gerekiyordu. Butona her basıldığında “öğrenenin” bir miktar elektrik şoku alacağı ve şokun miktarının her seferinde biraz daha artacağı açıklanıyordu. “Öğrenen” rolündeki oyuncu ise canının yanmasından gittikçe daha çok şikayet ediyor ve sonunda çaresizce inliyordu. Katılımcıların büyük çoğunluğu, “öğrenenin” yaşadığı rahatsızlığın ve acının farkında olsa da şok veren butona basmaya devam etmişti. Deneyde verildiği söylenen ancak gerçekte verilmeyen elektrik şoku ve voltajlar gerçek olsaydı çoğunluk yan odada bulunan “öğreneni” öldürmüş olacaktı. Bu bilginin çalışma bittikten sonra katılımcılara verilmiş olması psikolojik zarara iyi bir örnek oluşturmuştur ve bugün böyle bir çalışmanın etik kurulu tarafından onay alması söz konusu değildir.

2. Küçük Albert Deneyi

Davranışçı kuramın babası kabul edilen John Watson 1920’lerde gelecekte eşi olacak Rosalie Rayner ile birlikte 11 aylık (kimi kaynaklarda 9 aylık olduğu geçer) bir bebeği denek olarak kullandığı bir araştırma yaptı. Klasik koşullanmanın araştırıldığı çalışmada, nötr bir uyaran duygusal bir tepki yaratan bir uyaranla birlikte verildiğinde, bir süre sonra nötr uyaranın da aynı duygusal tepkiyi ortaya çıkardığı gösterilmek istenmişti. Çalışmada Albert isimli bebek beyaz bir fareyle bir araya getirimişti. Albert önce bu fareye olumlu bir tepki göstermiş ve fareyi sevmişti. İkinci aşamada, fare her ortaya çıktığında buna, korkutucu bir gong sesi eşlik etmeye başladı. Çalışmanın sonunda Albert sadece beyaz farelere değil tüylü objelere ve diğer hayvanlara karşı da korku tepkisi geliştirmeye başladı. Deneyin sadece içeriği değil, araştırma sonuçlarının yayımlanış biçimi de uzun süre tartışıldı: Sonuçlar fazla genellenmiş ve fazla basitleştirilmişti. 2009 yılında Hall Beck tarafından yürütülen bir ekip bebeğin aslında Albert değil Douglas Merritte ismini taşıdığını ve nörolojik olarak engelli olduğunu iddia etti. Bu iddia sonradan bir makaleyle yalanlansa da zaten ciddi etik problemlere sahip bu araştırmanın üzerine bir gölge daha düştü.

3. Robbers Cave Deneyi

Muzafer Sherif, 1954 yılında ünlü Robbers Cave deneyini gerçekleştirdi. Sherif, çatışmayla karşılaştıklarında grupların dinamiklerini araştırdığı çalışmasında yaz kampına gelen bir grup genç erkeği katılımcı olarak kullandı. Gelgelelim, gençlerin bir deneyin içinde olduklarından ya da kamp danışmanlarının araştırmacı olduğundan haberleri yoktu. Genç erkekler iki gruba ayrıldı ve yalnızca spor aktiviteleri ya da diğer aktiviteler için bir araya getirildi. Bunun dışında iki grup birbirini hiç görmüyordu. Araştırmacılar bu müsabakalarda takımların skorlarını birbirine çok yakın tutarak iki grup arasında yüksek bir gerilim yarattı. Ardından Sherif kampta su kesintisi ve benzeri sorunlar çıkarmaya başladı. Bu sorunları çözmek için takımların iş birliği içinde çalışması gerekiyordu. Bu tip durumlar birkaç kez tekrarlandıktan sonra iki takım birbiriyle arkadaşça bir ilişki kurmaya başladı ve bir önceki ayrım ortadan kalktı. Bu deney kulağa pek de zararlı gelmeyebilir ancak bugün gerçekleştirilmesi mümkün değil zira Sherif katılımcılara durumla ilgili bilgi vermemiş ve gençler bir deneyde yer aldıklarından haberdar olamamışlardır. Bugün bilimsel araştırmalarda mutlak surette var olması gereken bir diğer koşul, katılımcılardan imzalı, bilgilendirilmiş onam formu almaktır. Bu da Sherif’in deneyinde söz konusu olmamıştı.

(Haftaya farklı araştırmaları anlatmaya devam edeceğiz.)

201603121532_soz.jpg

Temel ruhsal gereksinimler: Otonomi

Bebeğin güvende olma ve bağlanma ihtiyacı kadar ayrışmaya ve bir kimlik algısı oluşturmaya da ihtiyacı vardır. Bebek kendini doğumdan sonra uzunca süre annenin bir parçası gibi algılar. Bu sağlıklı ve olağan bir iç içe olma halidir. Ancak önce bedensel ayrışma, ardından da kimliğin ayrışması bağımsız bir benlik algısı gelişmesinin ön koşuludur. Bu olmadığında öteki ile iç içe ve yapışık bir kendilik gelişir. Kişi kendini anne ya da babasının bir uzantısı gibi algılar ve bağımsız hareket edemez. Bu durum yeterlilik hissinin gelişmesini de engeller. Bu durumda karşılanmayan gereksinim, güvende olma ve yeterlilik hissinin eşlik ettiği bir otonomidir. Sonucunda ortaya çıkan şema ise ‘iç içe geçme ve tamamlanmamış benlik’ şemasıdır.

Ayrışmayı engelleyen etkenlerden biri, aşırı koruyucu ve kaygılı ebeveynlik stilidir. Çocuk dünyayı tehlikelerle dolu bir yer olarak algılar ve ebeveyninin koruması altından çıkamaz. Anne babanın aşırı baskın, belirleyici ve kuralcı olduğu durumlarda da çocuk kendi yönünü belirleyemez ve ayrışmaya imkân bulamaz. Kimlik gelişimini engelleyen bir diğer etken de ebeveynlerin cezalandırıcı tutumudur. Çocuk ebeveyninden farklı hareket etmesi durumunda suçlu hisseder ve özerk davranmaktan kaçınır. Bu özerk olamama hali, bir kendilik inşasını engeller. Sonucunda birey, karar almak, sorumluluk almak, yalnız kalabilmek, bir amaca yönelebilmek, hayatının yönünü belirlemek gibi alanlarda kendini yetkisiz ve kaybolmuş hisseder. Birinin onun yerine karar vermesi, sonucu kötü bile olsa en rahatlatıcı şeydir.  Bu kişiler kronik bir boşluk duygusu taşır. En uç örneklerinde, varlığından emin olamama ve varlığını sorgulama hali görülebilir.

İç içe geçme hali kişiler arası ilişkilerde, her tür durumunu eş, anne, abla ya da kardeşlerle paylaşmak, onların yorum ve kararlarına göre davranmak şeklinde ortaya çıkar. İç içe geçen kişinin ilişki stilini karşı taraf belirler. Bu sebeple farklı kişilerin birbiri ile çelişen talepleri, iç içe geçen kişiyi zor durumda bırakır. Örneğin, eş ve annenin farklı beklentilerde olması ve çatışma yaşamaları bir kâbusa dönüşebilir.

Kişi iç içe geçme şeması ile tüm yakın ilişkilerden kaçınma şeklinde de başa çıkabilir. Bir diğer başa çıkma yolu da yakınlarının tam tersi olma yönünde aşırı telafici bir çaba göstermektir.

Var’olan Annenin Yokluğu

Psikoterapist Jasmin Lee Cori bu kitabında, yeterli annenin özelliklerini ve kötü anneliğin toksik etkilerini anlatıyor. “Birçok okuyucu bu kitabı ilginç bulacaktır, çünkü kendi çocukluklarında da bazı şeylerin eksik olduğunu fark edecekler. Şunu bilmelerini isterim ki, çocukluk yarası çok derindir ama iyileştirilebilir. İhtiyacınız olan ya da özlediğiniz anneliği elde etmek için hiçbir zaman geç değildir. “ diyen Cori, anneler, terapistler ve kötü annelik görmüş yetişkinler için önemli bir kaynak sunuyor.

201603121533_varolananne-kapak-web-200x318.jpg

THERAPIAGROUP PSİKOLOJİ&PSİKİYATRİ REHBERİ köşesi Psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu öncülüğünde;  Psk. Ceylan Özge Kunduz, Uzm. Psk. Şencan Taşkale tarafından hazırlanmaktadır.

SORULARINIZ İÇİN: info@therapiagroup.com

Facebook: facebook.com/TherapiaGroup

Twitter: TherapiaGroup

İnternet adresi: www.therapiagroup.com

Kaynak: http://www.radikal.com.tr

 

Bu haber toplam 1076 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • 7 Adımda Kış Depresyonunu Yenin!24 Kasım 2016 Perşembe 18:21
  • Kış Havası Depresyona Sokuyor!24 Kasım 2016 Perşembe 17:56
  • Sınav Kaygısı Uyarısı (TEOG)21 Kasım 2016 Pazartesi 19:22
  • Psikolojik Travma ve Sonrası21 Kasım 2016 Pazartesi 18:12
  • En Sık Görülen Psikolojik Sorun!19 Kasım 2016 Cumartesi 13:02
  • Depresyonu Tedavi Etmenin En Basit Yolu!18 Kasım 2016 Cuma 19:26
  • Suçluluk Psikolojisinin Kurbanı Olmayın!11 Kasım 2016 Cuma 19:48
  • Hipnoz Yöntemi İle Davranış Yönlendirme!11 Kasım 2016 Cuma 11:24
  • Psikolojik Sorunları Zamana Bırakmayın!10 Kasım 2016 Perşembe 18:52
  • Stresi Yaratıcı Potansiyele Dönüştürebiliriz!10 Kasım 2016 Perşembe 17:47
  • EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Aktüel Psikoloji | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 02124661050 | Faks : 02129093121 | Haber Yazılımı: CM Bilişim