• BIST 108.489
  • Altın 151,105
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 15 °C

THERAPIAGROUP Köşesinde Bu Hafta

THERAPIAGROUP Köşesinde Bu Hafta
Psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu öncülüğünde Radikal sayfasında hazırlanan THERAPIAGROUP köşesinde bu hafta önemli başlıklar sade bir anlatımla ele alındı.

Rüyaların psikolojik işlevi, Arkadaşlık ve terapistlik ilişkisi ve Özsaygı konusunun ele alındığı THERAPIAGROUP köşesinde bu hafta ele alınan içeriğin ayrıntıları şöyle:


Uyanıkken karşılaştıkları farklı deneyimler, uyurken bilinçdışında anlam bulmaya, kabul görmeye çalışıyor. Deneyimsiz beyinler için oldukça yoğun bir tecrübe olmasına rağmen kabus görmek psikolojik gelişimin önemli bir parçası sayılabilir. Çocuklar bu sayede dünyayı anlamlandırmaya ve korkularıyla yüzleşmeye başlıyor.

Rüyaların nereden geldiği, nasıl oluştuğu hep tartışılır. Psikanalitik teoriler rüyanın bilinçdışına itilmiş istek ve ihtiyaçlardan doğduğunu, nörolojik bakış açısı ise REM uykusu sırasında oluşan uyaranların yarattığı imajlar olduğunu savunur. Kimilerine göre rüya bir sorun çözme mekanizmasıyken, hiçbir işlevi olmadığı görüşü de yaygındır. Oluşumu ve işlevinde net bir fikir birliği olmasa da herkesin rüya gördüğü bilinir. Buna çocuklar da dahil.

Bazı geceler ağlayarak uyanan çocuğunuzun kötü bir rüya gördüğünü fark etmişsinizdir.
Kabuslar çocukluk döneminde sık rastlanan bir durum. Yetişkinlere oranla çocukların yaşamlarında çok fazla değişiklik meydana gelir. Günlük hayatta karşılaştıkları yeni, farklı, tehlikeli her durum onları tedirgin eder. Henüz bilişsel yetenekleri ve yaşam tecrübeleri kısıtlı olduğundan tüm bu değişik bilgiyi işlemekte zorlanırlar. Jung’a göre, yaşamdaki büyük belirsizlik ve kaygı, kabusların oluşumunu tetikliyor. Uyanıkken karşılaştıkları farklı deneyimler, uyurken bilinçdışında anlam bulmaya, kabul görmeye çalışıyor. Deneyimsiz beyinler için oldukça yoğun bir tecrübe olmasına rağmen kabus görmek psikolojik gelişimin önemli bir parçası sayılabilir. Çocuklar bu sayede dünyayı anlamlandırmaya ve korkularıyla yüzleşmeye başlıyor. Jung’un da savunduğu gibi, olumsuz duygu ve düşünceleri bilincin dışına itmektense onları kabullenip anlam vermek psikolojik sağlık için gerekli. Ebeveynlerin bu durumda yapabilecekleri en iyi şey, çocuklarının rüyalarına en içten ilgiyi göstermeleri. İyi-kötü veya korkutucu-komik ayrımı yapmadan, analiz etmeye çalışmadan sadece kendilerini bu imajları sorgulayacak kadar rahat ve güvende hissetmelerini sağlayın.
‘Sadece rüyaydı’ deyip geçmeyin.

 ARKADAŞ MI TERAPİST Mİ?

Arkadaşlık terapötiktir. Kişiyi korur, güçlendirir ve olgunlaştırır. Kimileri bakım verme ve şefkat gösterme konusunda diğerlerinden daha yeteneklidir ve bu yeteneklerini arkadaşlarını iyileştirmede kullanmayı denerler. Terapistlik oyunu güzeldir ancak bunun gerçek bir terapi deneyiminin yerine geçmesi mümkün değildir. Bugün gittikçe yaygınlaşan bu eğilim, terapisti oynayan kişinin, arkadaşının ihtiyaçlarını, arzularını, çatışmalarını ve kaygılarını ondan daha iyi bildiği varsayımı üzerine kuruludur. Terapisti oynayan kişi, kimi zaman arkadaşına bir dolu öğüt verir. Bu öğütler muhtemelen hiçbir zaman uygulanmayacaktır. Terapide de bazen danışanlar terapistin kendisine tavsiyelerde bulunmasını ister. Terapist bu ihtiyaca karşılık vermek istese de bundan kaçınmalı, bunun yerine kişinin tavsiye almaya dair ihtiyacının altında yatan nedenleri onunla birlikte araştırmaya girişmelidir. Zira kişi, ihtiyaçlarını en iyi kendisi bilir, yalnızca farkında değildir. Terapist bu ilişkide bu farkındalığın oluşmasına yardımcı olacaktır. Terapist rolünü oynayan bazı kişilerse daha farklı bir “terapi” stiline sahiptirler ve tavsiye vermekten kaçınırlar. Bunun yerine arkadaşlarını sabah akşam dinlerler. Bu sayede onlara yardımcı olduklarına inanmaktadırlar. Ne var ki terapi ilişkisini arkadaşlık ilişkisinden ayıran bir diğer özellik de terapi seanslarının belirli bir süreyle –çoğunlukla 45-50 dakika- sınırlı oluşudur. Bu, bazı danışanlar için, terapi süreci boyunca farklı zamanlarda kısıtlayıcı görünse de iyileştirici ve güven verici bir sınırdır. Arkadaşlık ilişkisi karşılıklılığa ve duyguların iki yönlü paylaşımına dayanır. Terapist ise arkadaştan farklı olarak, seanslarda kendisini neredeyse “siler” ve tamamen danışanının duygu dünyasına girer. Terapistin neler hissettiği, hayatında neler olup bittiği yalnızca terapist tarafından farkında olunması gereken duygulardır ve ancak terapiye bir faydası varsa yani terapötikse seansta ele alınabilir. Danışanın terapistin hislerine dikkat etme gibi bir zorunluluğu yoktur. Bu anlamda tamamıyla olmasa da, arkadaşlık ilişkisine kıyasla, terapi tek yönlü bir ilişkidir. Terapi çıkar çatışmalarına, ikincil ve paralel ilişkilere yer vermez ve danışan için güvenebileceği bir alan yaratır. Terapi ilişkisi tıpkı arkadaşlık ilişkisi gibi kişiyi korur, güçlendirir, olgunlaştırır ancak iyileştiriciliği, kapsayıcılığı ve güvenilirliği sınırları, kuralları ve çerçevesinden ileri gelmektedir. 
 
ÖZSAYGIYI GELİŞTİRMEK

Özsaygı benliğimize ve varoluşumuza dair ne hissettiğimizdir ve aile içinde öğrendiklerimizle şekillenir. İnsan kendisiyle ilgili ilk değerlendirmeleri yaparken kontrol kendisinde değil, çevresindedir. Yani yaşamın ilk yıllarında kendimizi objektif bir şekilde değerlendiremeyiz. Diğerleri bizi değerlendirir ve biz de bu değerlendirmeleri olumlu-olumsuz, gerçekçi ya da değil, içe alırız. Çünkü çocukken elimizden gelen yalnızca budur.

Temel özsaygıyı, ‘kim olduğumuz’ ve buna dair hissimiz belirler. Durumsal özsaygıysa, ne yaptığımıza, yani edimlerimize, o an içinde bulunduğumuz duruma, role ya da olaylara bağlıdır ve değişkenlik gösterir.

Düşük özsaygı, kişinin kendini olumsuz değerlendirmesidir. Özsaygının düşük olması kişiler arası ilişkilere hassasiyet ve tepkisellik olarak yansır. Kişi, diğerlerinin kendisiyle ilgili görüşlerine gereğinden fazla önem atfedip olayları ve durumları kişiselleştirerek algılayabilir. Bunun yanında özsaygının düşük olması, kişide kendine zarar verici davranış biçimlerinin gelişmesine neden olabilir.

Özsaygının yükselmesi mümkündür ancak çok kolay değildir. Özsaygıyı yükseltmek kişisel bir inşa sürecidir. Psikoterapi bunun için en uygun ortamdır. Ancak günlük yaşamda yapabileceğiniz değişiklikler de bu gelişim sürecine katkıda bulunabilir:

Kendinize zarar veren davranış biçimlerini tespit edin ve değiştirin.
- Kendinize özen gösterin ve kendinizle ilgilenin.
- Özsaygınızı düşüren durumsal tetikleyicileri fark edin (eleştirilmek, başka birinin başarısı vb.). Bu tetikleyicileri yorumlayış biçiminizi ve kendi aleyhinizde yaptığınız kıyaslamaları belirleyin ve objektif biçimde yeniden gözden geçirin.
- Kişiselleştirmeyi durdurun.
- Kişiler arası ilişkilerde aşırı tepkisel olduğunuz durumları belirleyin ve inceleyin.

- Düşünce duygu ve davranışlarınızı söze veya yazıya dökün.
- Fark ettiklerinizi ve değiştirebildiklerinizi yazın.
- Davranış değişikliği için plan yapın ve uygulamaya koyun.
Özsaygımızı geliştirmek bazı yaşam becerilerini geliştirmekten geçer:
- Duygularınızın ve ihtiyaçlarınızın farkına varın; onları önemseyin ve ifade edin.
- Siyah beyaz düşünmek yerine esnek düşünmeye gayret edin.
- Diğer insanlar ile aranızda sağlıklı -ne çok yakın, ne de gereğinden fazla uzak - sınırlar belirleyin.
- İstemeyi ve almayı öğrenin.
 

SİZ SORUN, THERAPIAGROUP YANITLASIN

Neden vazgeçemiyoruz? Ya da nasıl vazgeçeriz? Bu tip yaklaşım inatçılık ya da obsesyon mudur? Obsesyon ise terapi almadan obsesif yaklaştığımız bir konunun ana nedenini nasıl bulabiliriz?
Bir durum, kişi ya da nesneden vazgeçmiyor olmak, bunlara dair tamamlanmamış süreçlere, karşılanmamış ihtiyaçlara işaret ediyor olabilir. Vazgeçmek bir süreci sonlandırmaya yönelik iradi bir karardır. Ancak ihtiyaç ve karşılanacağına dair inanç ne kadar güçlü ise bu kararı almak da o kadar zorlaşabilir. Aynı zamanda, vazgeçmek gerektiğini düşünmek ama bunu uygulayamıyor olmak, kişinin bütüncül bir karar alamadığını gösterir ve benlik bütünlüğü ile ilgilidir.
Obsesyon ise istemsiz biçimde zihne gelen düşünce türüdür. Obsesyonları genellikle kompulsif, tekrar eden davranışlar izler. Birey bu davranışları sergilemediği durumda obsesyonla başa çıkamayacağını hisseder. Vazgeçememek ya da obsesif düşüncelere sahip olmak durumunda, konunun sizin için ne anlam ifade ettiğini sorgulamanız faydalı olabilir.



 
OKUMA ÖNERİSİ
Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok!

201505030227_kitap.jpgİletişim Yayınları’ndan çıkan kitap kapitalizmin kadını daha çok tüketmeye yöneltebilmek için, onu örtünmek için üzerine geçirdiği giysiyle özdeşleştirmeyi başarmasını anlatıyor.
Klinik psikolog ve psikanalist Elise Ricadat ile Lydia Taïeb, Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok!’ta kadınların giysilerle kurdukları sorunlu ilişkinin altında yatan sebepleri irdeliyor. Geniş bir klinik çalışmaya dayanılarak hazırlanan kitap, kadınlık kimliğinin bu boyutuyla hesaplaşmak için yol gösterici bir kaynak.


THERAPIAGROUP PSİKOLOJİ&PSİKİYATRİ REHBERİ köşesi Psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu öncülüğünde; Uzm. Psk. Burcu Gençer, Psk. Ceylan Özge Kunduz, Uzm. Psk. Şencan Taşkale tarafından hazırlanmaktadır.
SORULARINIZ İÇİN:  info@therapiagroup.com

Kaynak: Radikal

Bu haber toplam 2371 defa okunmuştur
Etiketler:
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2006-2017 Aktüel Psikoloji | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 02124661050 | Faks : 02129093121 | Haber Yazılımı: CM Bilişim