• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 30 °C
  • Ankara 25 °C

Tanrı konuşmak için yalnız olanları seçer

Dücane CÜNDİOĞLU

Yazılarımın anlaşılabilirliği ile ilgili 'kimi' okurlar zaman zaman şikâyette bulunup

bazen kullandığım sözcüklerin kullanım-dışı olduğunu,

bazen temas ettiğim konuların saded harici kaldığını,

bazen de yorumlarımın kendilerini ziyadesiyle yorduğunu bildiriyorlar.

Kendimi savunmak, benim altından kalkabileceğim bir iş gibi görünmediğinden, çaresiz, kimi noktaları açık kılmakla, açıklık getirmekle, açıklamakla yetinmek durumundayım.

Doğrusu “kılmak, getirmek, yapmak” eylemlerinin iktidar kokan yanlarında —hiç değilse tarafımdan— bir sevimsizlik hissediliyorsa da özenli bir yakınmanın bu sevimsizliğe yol açtığını söylemek durumundayım.

Bu nedenledir ki yazma iktidarının okura ilişen yönünde bir tasallut halinin boy göstermesine katlanamayacağım gibi, pervasızlığımın gereksiz yere yanlış algılanmasından hoşnutluk duyacak da değilim.

Güzel bir Türkçe'yle yazılmış özenli bir yakınmanın, hele hele mütebessim bir dertlinin şikâyetlerine kulak tıkamak, kimin haddine!

Ben kendimi hiç savunmadım ki. Hâlimi savunmaya gerek duyacak hiçbir şey yazmadım ki. Tamıtamına öyle. Sözcüklerimin bir kısmı kullanım-dışı, konularımın önemli bir kısmı saded harici, yorumlarımın çoğu ise ziyadesiyle yorucu.

O halde sondan başlayayım: Yorum yorar; hayra yorsanız da yorar, şerre yorsanız da yorar. Evet, yorum yorumlayanı da yorar; yorumlananı da... “Yoruma seyirci kalmak” durumunda olanlar, meclisi terkedeceklerdir. Burası kaçınılmaz. Çünkü meclisi terketmek, kelimenin tam anlamıyla yoruma seyirci kalmak, yorumu anlamamak, yorumun konusuyla ilgisi bulunmamak demektir. Yorulmaktan kaçınanların, yorumların ikamet ettiği o izbe sokakların kokusundan kaçtıklarına dikkat etmek gerekir.

Bilmeli ki kendi klozetinin kapağını açmaya cesaret ve kapağın altından sızan pis kokulara tahammül edecek kimselerin sayısı çok değildir; çünkü yalnızlığın değerini bilecek olanların sayısı çok değildir.

Anacaddelerde parlak vitrinlerin önlerinde vakit geçirenlere, zamanın, kazanılacak en kıymetli nesne olduğunu hatırlatmaktan gayrı elimden ne gelebilir ki?

Tanrı konuşmak için yalnız olanları seçermiş. Yalnızlara sözüm de yok; kalabalıklar arasından onları seçmeye gücüm de.

Peki, sözcüklerin kullanım-dışılığı ya da konuların çokluk saded harici kalışı?

“Mürüvvete endaze olmaz” demeyeceğim. Biliyorum ki bir belağat kaidesidir, sözün beliğ olması için mukteza-yı hâle mutabık bulunmalı; sözü, muhatabın hâlini nazar-ı itibara alıp da öyle söylemeli.

Sözlerimin muhatabımın değil de benim mukteza-yı hâlime mutabık olması, başka bir şeyden değil, tamıtamına yaşam yorgunluğundan... sözün niçinini nasılına tercih etmek zaafından... içine çekilişin kaygan zemininde kaymayı, kayıp gitmeyi, kaygı duymayı mermer karoların o muhkem zeminlerine basmaya yeğ tutmaktan...

Bakınız Halikarnas Balıkçısı bir mektubunda Azra Erhat'a ne diyor:

— “Enginarın büyük kelle çevirmesi için, çıkacağı yerin üzerine ağırca bir taş korlar; ya kelle kuvvet toplar ve taşı bir yana devirir çıkar, yahut taşın altında ezile kalarak çürür. Kitap yukarıdaki bir daldır, insan onu tutarak kendini yukarı çeker, sonra ona basarak daha yükseğe bakar. Kitabı yazan, tırmanmakta, insana yardım olsun diye bir kol salmış gibidir. “Tut elimden, seni başımın üzerine çıkarayım!” dermiş gibi. Yoksa bütün ağırlığımla üstüne abanayım da ezeyim diyen bir marifet değil. Kitap böyle olmayınca hikmet-i vücudu kalmaz. Hep bunlar alelâde gerçekler. Fakat insanlar bunları unutuyor bazen.” (s. 26, İstanbul, 1979)

Enginarla üzerine konan taşın hareketi aksi istikamette: biri aşağıya, diğeri yukarıya doğru. Taşın ağırlığı enginarı ezmek için ve ezecek kadar değil, bilâkis daha da güçlenerek büyümesi için, kuvvet toplaması için, taşı üzerinden atıp kendi yolunu bulması için.

Balıkçı, ne kadar dertlenmiş olmalı ki birkaç sayfa sonra da şöyle diyor:

— “Diyeceksin ki doğrudan doğruya yazı yazarak açlıktan ölmemek mümkün değil mi? Mümkün. Fakat Bâbıâli yokuşunu bilirsin. Zaten oranın yabancısıydım; ve yabancısı kaldım. Tamamen yazıdan geçim sağlamak için orada mutlaka birisinin hoşuna gitmek lâzım. “Hoşuna gitmek”ten dalkavukluk kastediyorum. Bu ise imkânsız. Kimisi para kazanmak için yazar, devleti veya birisini pehpehler; kimisi de yazı yazabilmek için para kazanır. Aralarında derece farkı değil, kategori farkı vardır. Tavşanla yengeç yarışa çıkmışlar yarış bitmemiş; çünkü aralarında istikamet farkı var.” (s. 31)

Tavşanlar bütün güçleriyle dağa, yukarıya, yukarılara doğru koşarlarken, yengeçler çaresiz denize, aşağıya, aşağılara doğru yürürler. Farklı yönlerin yolcularıdır onlar. Bu nedenledir ki yarışamazlar; yarışsalar bile tarafı oldukları yarış bitmek bilmez bir türlü.

Taş mısın, enginar mı? Tavşan mısın, yengeç mi?

Kararını ver, bir daha konuşalım.

İstemiyorsan, söyle susayım.

Not: 14 Ağustos 2004 tarihli bu yazıyı yenilememek, yinelememek elimden gelmedi. Sevinesin diye. Talibsin diye.

Bu yazı toplam 5139 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
Oğuzhan Özdemir
2008-10-11 21:00:53
Yazabilmek ve Özgür İnsan
Roland Barthes'ın Nietzsche'nin "Tanrı'nın Ölümü" sözünden esinlenerek "Yazar'ın Ölümü" olarak belirlediği, bir yazarın hiçbir zaman yazarın istediği ve anladığı manada anlanamayacağı ifadesi bizlere epeyce pay çıkarabilir ;ki Barthes'a bakarsak, etkisine bakarsak bu değillenemez. Sürüyü terk ederek Baudrillard'ın bir hiç olarak sosyolojik ve her türlü bağlamda ele aldığı "kitle" içerisinde nicel bir etkisiz eleman olmadıkça yazar olmak ya da yazmak görüleceği gibi bir hikmet ortaya koymaz.Cümbür cemaat ezbere laflar ,paradigmalar, iktidar-egemen sınıfı alkışlamalar -bu ülkede sırf bir takım isimler iktidarı ve resmi ideoloji poh pohladı diye prof ve makam sahibi olmuştur,aksinde ise hapis,işkence,ölün olmuştur yalnızları oynayanalara- ,iyi,güzel ve doğru olanı birlikte barındırmayan öylesine görüşler... Yazabilmek gerçekten denilen bağlamda Dücane Cündioğlu açısından da görüldüğü gibi insan olma hamlesinde neyere atış yapıp hak ile batılı ayrıt edip, hakkı maksat ile batılı karalamak ve "kendi üzerine düşünebilme cesareti(Sait Başer yazısı bkz.)" ve fikir yaratım,beyan ve eyleme ile- bu da cesaret bağımsız olarak- insan olmanın gereğidir,aksi hâlde yazanların insanlığı buradan temellendirilemez.Para için felsefe, sosyoloji,psikoloji,tüm insan ilimleri ve bilimsel eser yazma para için ilim yapmanın ilk zamanlardan beri hikemî açıdan değersiz ve bayağı görüldüğünden (aslında bu kendinde böyledir özü gereği,kimse böyle görüyor diye değil,yanlış anlaşılmasın) entelektüel ya da hikemî mânâda önemi var değildir. Yorumlar,yorumlar...Geçen bir hukuk öğrencisi dostrum, okulu uzadı,kendisi de Bursa'da şuan, bir avukatın yanına girmişti,bir sahab taraf gazetesi alıp okudu diye kendisine tantana yapılmış ve işten çıkmış-çıkarılmış. On seneden fazla avukat olan bu dar kafalı adam, resmi ideoloji ya da bilmem hangi sığ görüş ve zihniyetin kölesi,kendi yerine düşünemeyen ahmak,zavallı. Bu memlekette böyle insanların hiçbir yere gelmesini istemiyorum,bu özgürlük dışı değil, hukuk,eğitim, öğretim,ekonomi,politika,üretim ve her türlü alanda insalık, vakit ve para-madde kaybıdır! Karşı görüşe karşı geniş görüşlü olsalar amenna kendileri ne kadar aptal bunu geçtik.Asıl mesele de zaten burada. (Taraf gazetesini savunmuyorum,hangi gazete olursa olsun ki taraf diğerleri içinde niteliklidir). yorumlar gerek, nasıllara programlanan mantaliteleri yıkmak,yeniden gerekirse kurmaya sevk etmek için açıklamak gerek... Carl Gustave Jung der ki, "Yorumlar anlamayanlar içindir.Onlar anlamı olduğunu sandığımız şeylerdir..." tam olarak hatırlayamadım, kitabı da bulamadım. Ama giriş kısmı önemli aslında."Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir."İbn Sina Bence yazı yazmak bir haysiyet ve oldukça yüksek bir bilinç meselesidir.Muhatabı dikkate alma, muhatabın genele ve özele göre çevirilip, belirlenmesi açısından da önemlidir.Örneğin, Ali Şeriati halka hitab edebilen iken, Baudrillard gibi birisi sadece ve sadece çok ama çok az bir kesime,yüksek akla hitap eder,Rene Guenon da böyle aklıma gelenlerden şuan.Bu yazarın, düşünürün yaşam bağlamı ile de elbette çok alakalıdır ama dar gruplara hitap edenler suçlanamazlar da.Okuyup,kavramsal alt yapı, bağımsız bir zihin ve zihniyet sahibi olmamak iradeyi de bağlar,sadece koşulların şekillendirdiği bireyler değiliz. İmmanuel Kant,ayndınlamayı, "kişinin kendi aklını kendisinin kullanabilmesi,başkalarına olan esaretten ayrılabilmesi" şeklinde belirtir tabii bu bir bilinç durumudur, ben kendimi dinlerim arkadaş genellemesi değildir. Son olarak Adorna'dan bir söz ile bitireyim, uzun yorumumu... “Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı.” Adorno ( Adorno da sağlam entelektüel ve duruş sahibi bir okuldandır,kendisinden okumadım ama özellikle Jürgen Habermas( İdeoloji olarak teknik ve bilim) ile Herbert Marcuse tavsiye edilir. Not: Yazı site geneline bakıldığında psikolojiyi sadece zorlama ile sıyırabilecek hatta sıyıramayan bir bütünlükte.Ben sitenin format olarak bu şekilde açılması taraftarıyım ki, "insan" ,"psişe" ile ilgili nitelikli ve "ZORUNLU GEREKLİ" yazılar konulabilsin,okunabilsin." Editöre bu açıdan önenmle rica ediyorum. Son yorumunda da haklı olduğunu bildiriyor ve burada da demek istediğim açıdan yazılara ve kişilere ortaya çıkan hoş olmayan tabloyu da bağlıyorum ayrıca. Selam ve sevgi ile...
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Aktüel Psikoloji | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 02124661050 | Faks : 02129093121 | Haber Yazılımı: CM Bilişim