• BIST 97.898
  • Altın 145,728
  • Dolar 3,5767
  • Euro 4,0006
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 21 °C

Ruhsal Denge

Uzm. Psk. Esan Gül

Ruhsal hastalıkların tedavisinin tarihi, işlevsel olduğu kadar üzücüdür ve insanlık dışı davranışların da etkileyici bir resmini sunar.


Tarihsel gelişimleri açısından incelendiği zaman ruhsal hastalıkların farklı şekillerde değerlendirildiği görülmektedir.

“Modern Psikoloji Tarihi” kitabında tarihsel olaylar anlatılırken Babillerin ruhsal hastalıkların sebebinin şeytanın egemenliğinden kaynaklandığına inandığını, antik İbrani kültürlerinde ruhsal rahatsızlıkların işlenen günahların bir cezası olarak görüldüğü, tedavisi için ise dua ve büyü yolunun kullanıldığı aktarılmaktadır.

Özellikle Yunan filozoflar -Sokrates, Platon, Aristo- ruhsal hastalıkların düşünce süreçlerinin bozulmasından kaynaklandığını iddia etmişlerdir. Kelimelerin ikna ve tedavi edici gücüne de salık vermişlerdir.

Hıristiyanlıkla birlikte ruhsal hastalıklar tekrar kötü ruh ve şeytan olmakla suçlanır duruma gelmiştir. Bu insanlar kilise tarafından kurulan yerlerde işkence görüyor, suçlanıyor ve vahşi infazlara maruz bırakılıyorlardı.

19. yüzyıldan itibaren ruh hastalıklarının tedavisine yönelik daha insancıl ve rasyonel tutumlar sergilenmeye başlandı. Hastalar zincirlerinden kurtarıldı ve hümanist yollarla tedavi edilmeye başlandı.

Ne yazık ki insanlık ruhu hasta olarak gördüğü için bu uygulamaları ve daha anlatamadığım birçok yöntemi gerçekleştirdi.

Bu durum insana bakış açısının bir sonucudur aslında…

Ya da ruhu inkâr etmenin veya ruh ve benden birlikteliğinden oluşan felsefik anlayışın bir sonucu…

Aristo’dan Descartes’a, Auguste Comte’tan John Locke’a onlardan da Freud’a kadar uzanan bir bakış açısının uzantısı…

Jung’un ifadesiyle ortaçağın, antikçağın hatta tüm insanlığın, daha ilk günlerinden bu yana maddi ruha inanış içinde yaşamalarının ve özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında “ruhsuz bir ruhbilim” anlayışının bir sonucu…

Bu anlayışa göre ruh kendi içinde var olan bir özellik değil, temel yapının uzantılarının yalın bir ürünüdür. Onun için bugün hiç kimse vücuttan/bedenden bağımsız bir ruh varsayımı üzerine bir psikoloji kuramaz.

Oysa "Göklerin ve yerin nuru” (Nur; 35) olan Allah, kendi nurundan insana nur vermiş ve “Kendi ruhundan üflemiştir.” (Hicr; 29) Bunun içindir ki bir insana hayat veren ve onu, düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi haline getiren maddî olmayan, değerli ve ölümsüz varlığa ruh denmiştir. (Ayrıca can, nefes, öz, nefis, ilham, vahiy, Cebrail vb. anlamlarına da gelmektedir.)

İslam’a göre temel gayemiz kendi içimizdeki bu ilahi kıvılcımı keşfetmek ve ruhsal/ilahi doğamızın rehberliğinde yaşamayı/hayatı öğrenmektir.

Bunun içindir ki ruhumuz hastalık üreten bir mekanizma olarak değil, kendi öznelliğini ve rabbimizin kendi ruhundan üflemiş olmasının güzelliğini içerisinde barındıran bir hakikat olarak algılanmıştır.

O her yönüyle bir rahmet ve berekettir. İnsanlık için bir canlılık ve karanlıklardan kurtulmak için bir aydınlıktır. Yaşayanlar için yekdem nefis ve aklını kullanmak isteyenler için ise Cebraili nefestir.

Bizler akıl ve bedenden daha fazlasıyız. Kutsal ruhun beden giymiş haliyiz. Ne zaman insan psikolojisinin derinliğini keşfetsek, bu ebedi/ilahi kıvılcıma rastlarız.

Ruhumuz biz dünyaya gelmeden önce de vardı ve biz öldükten sonra da var olmaya devam edecektir. Onun için ruhumuz hem bu dünyaya aittir hem de ahirete…

Otuz yılı aşkın süredir psikoloji üzerine çalışmakta olan, iki yönden (teorik ve pratik) tasavvuf üzerine araştırmalarda bulunan, Müslüman olduktan sonra mutasavvıf bir mürşit ve şeyh olan Prof. Dr. Robert Frager, “Kalp, Nefs ve Ruh” kitabında, tasavvuftaki yedi ruh modelinde, kişinin nevi şahsına münhasır bir insanoğlu olarak gelişmesi için bütün ruhların sağlıklı olması gerektiğini vurgular. Ve devamla der ki; Hepimiz tutkular, korkular ve iştahlara sahibiz… Bunlar bizim yararlı ve işlevsel parçalarımızdır. Ancak bunların yaşamımıza egemen olmaması gerekir. Çünkü ruhla çalışmanın temel hedeflerinde birisi her bir ruh içinde ve ruhlar arasında sağlıklı denge kurmaktır.

Sonra da kendi bağlamı içerisinde formülasyonunu şekillendirir:

Ben bir bedene sahibim, ama ben yalnızca bedenimden ibaret değilim.

Ben duygularıma sahibim, ama yalnızca duygularımdan ibaret değilim.

Ben bir akla sahibim, ama yalnızca aklımdan ibaret değilim.

Ben bir egoya sahibim, ama yalnızca benliğimden ibaret değilim.

Ben bir kalbe sahibim, ama yalnızcı kalbimden ibaret değilim.

Ben bir manevi merkeze sahibim, ama yalnızca manevi merkezimden ibaret değilim.

Ben bütün ruhlarımdan ibaretim…

Bu yazı toplam 5940 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Aktüel Psikoloji | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 02124661050 | Faks : 02129093121 | Haber Yazılımı: CM Bilişim