• BIST 82.300
  • Altın 148,344
  • Dolar 3,8298
  • Euro 4,0711
  • İstanbul 4 °C
  • Ankara 0 °C

KÜRESEL KRİZ VE PSİKOLOJİK GÜVENLİK

KÜRESEL KRİZ VE PSİKOLOJİK GÜVENLİK
Diplomatik Gözlem Gazetesi bu ayki sayısında küresel krizin psikolojik yansımalarının birey ve topluma etkilerini "ekonomi - yaşam döngüsü" perspektifinden ele aldı.

Diplomatik Gözlem Gazetesi bu ayki sayısında küresel krizin psikolojik yansımalarının birey ve topluma etkilerini "ekonomi - yaşam döngüsü" perspektifinden ele aldı. Krizin yarattığı belirsizliğin ve umutsuzluğun oluşturduğu öfke patlamalarına dikkat çekilen yazıda; ahlak, bilinç ve vicdanın küresel krizden olası etkilenmeleri ele alınıyor. İşte Diplomatik Gözlem Gazetesinde "KÜRESEL KRİZ VE PSİKOLOJİK GÜVENLİK" başlıklı yazının ayrıntıları:

Uluslararası kamuoyu krizin içinde kayboldu. Yerküremizin yöneticileri ise her gelişmeyi basınla paylaşmak istemiyor. O nedenle hemen herkes sisli bir denizde, yırtık yelkenli bir kayıkta, kırık pusulasıyla kendisine yön arıyor. Krizin daha ne kadar süreceği belli değil. Krizin daha ne kadar derinleşeceği de belli değil. Ama bireysel ve toplumsal planda psikoloji de “dip nokta” yolunda…

Bu nedenle uluslarası toplumun üstesinden gelmesi gereken iki soru için doğru cevapları bulması gerekiyor. Örneğin sosyal patlamalar ve sosyal huzursuzluklar bir süre sonra giderek sıklaşan bir ritimle meydana geldiğinde, sistem güven sorununu aşamadığında, başka bir deyişle; Krizin ürettiği öfke ve mutsuzluk baskılanamadığında neler olacak?

Diğer soru ise yukarıdaki soruyu doğrudan biçimlendiriyor; Krizin öfke ve mutsuzluk üretmesini önlemenin yolu ne olabilir? Uluslararası pencereden bakıldığında şu ana kadar kitle iletişim olanaklarının ve medyanın iyimserlik pompalamak için kullanıldığı görülüyor. Ancak bu gayret sorunu küçültmeye değil, sorunun fark edilmesini yavaşlatmaya katkı sağlıyor. O nedenle uygulanan yöntemin sorunu çözmeye değil, sadece ötelemeye faydası olduğunu kabul etmek lazım.

Umutsuzluk ve Mutsuzluk…

Tam bu noktada dikkatin yoğunlaşması gereken denklem şu şekilde biçimleniyor: Kriz, küreselleşmenin doğal bir mahsulü olarak başladı. Kriz finanstan başlayarak hemen her sahaya derinden tesir etti. Bütün tesirlerin toplamı toplumları umutsuzluğa sürükledi. Umutsuzluk da öfke ve mutsuzluk üretti.

Örnek vermek gerekirse; Kriz nedeniyle işini kaybetmekten daha kötüsü, bir daha iş bulamayacağını düşünmek olabilir. Bir kimse veya bir kesim günlük yaşamını idame ettirmek için gereken araçlarını yitirirse, bu durum refleksif biçimde onların gelecek nesiller için endişelenmesi sonucunu doğurur. Bu endişeler de zincirleme bir reaksiyonu tetikler.

Birey Toplumun Küçük Kopyası…

Esasen kişi, topluluk, toplum ve millet kavramları arasında küçük farklar söz konusu. Tıpkı fraktallerde olduğu gibi, her şey ve herkes ait olduğu bütünün küçük bir kopyasıdır. Bir metreküplük sünger ile onun bir milimetreküplük parçacığı arasındaki benzerlikle bir toplum ile o toplumun bir bireyi arasındaki benzerlik aynıdır. Bir ayniyet söz konusudur.

Bu durumda şu gerçeği de kabul etmek gerekir; kişi, topluluk, toplum ve millet çeşitli gelişmeler karşısında aynı fiziksel, zihinsel ve ruhsal etkileri yaşayabilirler. O halde herhangi bir etkinin bireyden millete doğru yaygınlaşması, bir süre sonra millette ya da toplumda aynı fiziksel, zihinsel veya ruhsal soruna neden olabilir. Bulaşıcı olan sadece kızamık değildir. Nihayetinde milletlerin sosyal genetiği, kolektif aklı ve karakteristiği de bu şekilde meydana gelir.

Kriz herkesin bildiği, beklediği, ama patlayacağı zamanı tahmin edemediği bir olguydu. Neoliberal sistem piyasaları tanrılaştırdı. Ülkeleri “pazar” ve bireyleri “tüketici” olarak yeniden tanımladı. Böylece toplum ve millet ikili bir kıskaca girdi.

Çünkü küresel kriz, ülkelerin krizlerinin, ülkelerin krizleri de toplumların krizlerinin toplamıydı. Toplumların krizleri toplulukların krizlerinin ve toplulukların krizleri de bireylerin krizlerinin toplamıydı. Çünkü birey için yaşamı boyunca değişik sınavlardan geçmesi ve içsel hesaplarını dengeleme çabası yaşamının özeti olarak kabul edilebilir. Krizin buna getirdiği olumsuz etki, birçok sapmaya neden olabilir.

Diğer taraftan küreselleşmenin tufanı, acımasız kapitalizmin vahşetine neden oldu. Böylece millet, hem aşağıdan -bireyden- gelen baskının hem de yukarıdan -uluslararası sistemden- gelen baskının mengenesine girdi. Milletin üstünde yer alan uluslararası sistemden gelen etkileri bir kenara bırakalım. Doğrudan milleti meydana getiren bireyden, yani onun içinden gelen etkiyi değerlendirip, krizin bireye etkisinin millete yansımasını tahlil edelim.

Vicdan ve Kar-Zarar Dengesi…

Birey esas olarak vicdanına göre hareket eder. Başka bir deyişle vicdan birey için hesap vermek zorunda olduğu en önemli otorite olarak tarif edilebilir. Vicdan için yapılan güzel bir tarifte, “vicdan insanın insani yanıdır” denilir. Krizin ülkeleri “pazar” ve bireyi “tüketici” olarak yeniden tanımladığını biliyoruz. Aynı kapsamda piyasaların tanrılaştırıldığını ve hemen her şeyin “kar-zarar” hesabına göre değerlendirildiğini de biliyoruz. Bu durumda “insanın insani yanının” baskı altına girmesini olağan görmek gerekir.

Bildiğimize göre vicdanın görevi, “kötü” bir davranış sergilediğimizde kişiyi “azap” vererek cezalandırmaktır. Ancak “kötü davranış” ve “azap” kavramları değişirse, başka bir deyişle birey için vicdan eleğinin üstünde kalanlar öncekilerden farklılaşırsa, büyük bir sorun başlar. Çünkü o zaman birey değişen şartlara ve kriz baskısına göre davranış biçimlerinin meşruiyet derecesini değiştirmiş demektir.

Özetlenen bu durumun ortaya çıkabileceği en kötü dönem “küreselleşme atağının yaşandığı” bir kriz dönemidir. Çünkü küreselleşme geleneksel olarak -her küreselleşme döneminde de görüldüğü gibi- akıldışılığı, dini ve milli duyguların akla hâkim olmasını beraberinde getirir. Dünya siyasetinin son yirmi yılı bunun ispatlarıyla doludur.

Bireyin değişen şartlara ve kriz baskısına göre davranış biçimlerini vicdanının eleğinden geçirirken, “kar-zarar” hesabını gözeterek, daha önce “suç” kabul ettiğini, daha sonra “hak” görmesi, küreselleşmenin yukarıda değinilen sorunları yüzünden “dini” veya “milli” değerlere göre yaşanırsa, sosyal patlama “çok kritik” bir kimlik kazanır.

Ahlak Yeniden Üretilirse…

Bu olguyu krizin “önce bireysel ahlakı, daha sonra ve bundan hareketle de toplumsal ahlakı yeniden üretebileceği” biçiminde de yorumlamak doğru olur. O halde birey kendisini yargılamayı bırakır, kendisi dışında kalan herkesi yargılamaya başlar. Kendi elinde olan her şeyi “hak”, başkasının elinde olan her şeyi “suç” ilan eder. Hatta burada birey içindeki çatışma, toplum içindeki çatışma potansiyelini harekete geçirebilir. Nihayetinde toplumsal çatışmalar, bireylerin iç çatışmalarının sonucu ve toplamıdır.

Bu durum bireyden millete uzanan çizginin her kademesinde vicdanın çerçevesini ve etkisini yeniden üretebilir. Vicdan bireyin öz yargısıdır ve bireyin nefsini, düşünce ve davranışlarını, kendi iç benliğinde özgürce yargılamasını sağlar. Ayrıca, bireyin muhakeme sonucunda, bilgi kültür ve inançları zemininde kendi gerçeğini bulmasını sağlar. O nedenle vicdan kavramının küreselleşme şartlarında ve kriz ikliminde yeniden üretilmesi tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Bilinç ve Vicdan…

Kriz şartlarında vicdan kavramının korunması, bireylerin tabiattan gelen içgüdülerini bastırabilmeleri ve ilkel ihtiras ve bencilliklerine teslim olmamaları için önemlidir.

Kriz şartlarında birey ve dolayısıyla bireylerin meydana getirdiği toplum, vicdanının çerçevesini gözlemlediği değişim ve dönüşüme uyarlayabilir. Vicdanını sadece ceza korkusu veya mükâfat umuduna göre tanzim edebilir. Vicdanını ve kurallara uygun hareket etme alışkanlığını -başka bir deyişle vicdanının sesini bir başkasının da dinlediği önyargısıyla- biçimlendirebilir.

Ama bu durumda da ceza korkusu ve mükâfat umudu arasında sıkışan birey, vicdanının sesini başkasının duymadığını düşünebilir. Ayrıca birey kar-zarar dengesine göre düşünmeye başladığı andan itibaren başkası için “suç” olarak tanımladığını, kendisi için “hak” olarak görebilir.

Özellikle kriz dönemlerinde bilinçli birey ve bilinçli toplum ihtiyacı artar. Ama unutmamak gerekir ki; bilinci vicdan belirlemez, ama vicdan bilinci yönlendirir ve harekete geçirir. Başka bir deyişle birey veya toplum bir hedefe bir bilinçle yönelebilir. Bir görüşe yakın, bir duruşa uzak olabilir. Ama bu bilinç her zaman vicdanlı olmayabilir. Bireylerin bilinci vicdan ile doğru bir amaca yönelebilir.

Kriz şartlarında bilincin vicdanın etkisinden uzaklaşması olasıdır. “Kar-zarar” hesabına göre düşünen, hisseden ve hareket eden birey, başkasına “suç”, kendisine “hak” saydığı olgularla, vicdanının sesini bastırmak için “dini” ve “milli” referanslarla davranmayı tercih edebilir.

Bu durumda ise bireyin bilincini belirleyen temel kavramlar korku, kaygı, endişe ve öfke olur. Korku bireyin öngörülemeyen bir durumla karşılaşması halinde yaşadığı duygudur. Eğer duygu zihni, yani bilinci etkilemeye başlarsa, bir süre sonra ona hâkim olur. Bu durum dengelenemezse, korku kısa süre sonra bilinç üzerindeki hâkimiyetini yitirmemek için kendisini yeniden ve yeniden üretir.

Birey ve Toplumun Sigortası; Korku…

Aslında korku birey ve toplum hayatında, “sporculardaki laktik asit” ile aynı işleve sahiptir. Nasıl laktik asit sporcuyu fiziksel performansının sınırına geldiğinde krampla frenlerse, korku da bireyi ve toplumu aynı şekilde frenler.

Belirsizliğin beslediği korku, güven eksikliğini doğurur. Belirsizlik çoğunlukla bilgi, deneyim ve sezgi eksikliğine dayanır. Esasında az miktarda korkunun bilinç ve vicdan için faydalı olduğu iddia edilebilir. Çünkü korkan birey zihnen yoğunlaşır, daha verimli çalışır, daha steril yaşar ve daha disiplinli olur. Birey yaşadığı korkuyu vicdanının bakımı, bilincinin parlatılması ve nefsinin tımarı için kullanabilir.

Fakat birey açısından korku bazı durumlarda “yıkıcı” olabilir. Örneğin korku uzun sürmesi halinde bireyin vicdanını ve bilincini baskılayabilir. Başka bir deyişle korkunun müzminleşmesi sonucunda birey için “vicdanının sesi” yerine “korkunun sesi” daha etkili hale gelebilir. Ancak birey, şayet korku biterse, o takdirde “korkunun sesinin yerine yeniden vicdanının sesini” koyamayabilir. O halde bilinç “korkusuz ve vicdansız” bir hüviyete bürünür. Böyle bir durumda bireyin ve toplumun “duygusal körlük” yaşayabileceği, yani sevinmeden-üzülmeden ve korkmadan-acımadan yaşayacağı varsayılabilir.

Bundan başka birey herhangi bir korkusunun boşa çıkması, anlamını yitirmesi veya anlamsız olduğunun ortaya çıkması halinde sapma yaşayabilir. Birey ile millet arasında “sadece ölçek farkı” olduğu düşünülürse, bunun nelere yol açabildiği dünya siyasetinin yakın tarihinden gözlemlenebilir.


Birey her zaman ait olduğu topluluğun, toplumun ve milletin bir parçasıdır. O nedenle bireyin zihnindeki “korku deposu” büyük ölçüde istemdışı bir biçimde, şuuraltının katkısıyla, bir kısmından haberdar dahi olmadığı, sosyal genetikten miras aldığı korkularla doludur.

Çayın yanında şeker olmamasından havaların erken ısınmasına kadar birçok olağan ve sıradan gelişme, krizin baskısı altında yaşayan bireyin bilincinin zihnindeki korku deposunun aralık kapısından kaçıp ortaya çıkan korkulara teslim olması sonucunu doğurabilir.

Keza “küreselleşmenin altın devri” olan günümüzdeki kriz şartlarında dünyada “geçmişte yok olma korkusu yaşayan toplumların yine aynı korkuyu yaşadığını”, ayrıca “tarihte birçok defa açlık yaşayan milletlerin de aç kalma korkusu yaşadığını” görüyoruz.

Korku ile kaygı arasındaki fark şudur: Korkunun somut bir dayanağı vardır. Ama kaygı dayanaksızdır. O nedenle sıklıkla birbiriyle karıştırılırlar. Burada şöyle bir ayrım var; Korkunun kaynağı yok edildiğinde korku sona erebilir, ama kaygının kaynağı belirsiz olduğu için, müzminleşebilir. Kaygının kaynağı gibi, giderilmesi için gerekli olan da belirsizdir. O nedenle kaygı bir süre sonra vesvese haline gelip, bireyin ve toplumun tepkilerini bloke edebilir, muhakemesini yavaşlatabilir. Birey ve toplum kaygılarını gözetmekten karar alamaz hale gelir.

Küreselleşme ve kriz dönemlerinde bireysel ve toplumsal planda en çok dikkat çeken ve en çok gözlemlenen bir başka duygu da öfkedir. Öfke “hayal kırıklığından”, “tatminsizlikten” ve “tehditten” doğar.

Hayal kırıklığının, tatminsizliğin ve tehdidin müzminleşmesi birey ve toplum için öfkeyi kalıcı ve refleksif hale getirebilir. Hatta bir süre sonra öfkenin kaynağı ortadan kalksa bile, öfke sürebilir. Krizin başlangıcından bu yana haber bültenlerinde sıklıkla ve giderek artan biçimde bireysel ve toplumsal öfkenin örneklerini gözlemiyoruz…

Bu haber toplam 2838 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Delilik ve Veliliğin Yollarının Kesiştiği Kavşak: Manik Depresyon17 Ağustos 2016 Çarşamba 00:02
  • İnsan Neden Kötülere İtaat Eder?03 Ağustos 2016 Çarşamba 20:12
  • Travma Sürecinde Ebeveynlik28 Temmuz 2016 Perşembe 13:07
  • Çocuklarda Cinsel İstismar ve Etkileri09 Mayıs 2016 Pazartesi 19:08
  • John Dewey'in Eğitim Felsefesi09 Mayıs 2016 Pazartesi 14:35
  • Depresyon ve Antidepresan Tedavi09 Mayıs 2016 Pazartesi 14:19
  • Bilinç, Dikkat Ve Performans Kapasitesinin Sınırlılığı09 Mayıs 2016 Pazartesi 14:01
  • Çevre Psikolojisinin Alanı Ve İlkeleri09 Mayıs 2016 Pazartesi 13:49
  • PASTORAL PSİKOLOJİ09 Mayıs 2016 Pazartesi 13:46
  • Travmaya Psikolojik Tepkiler ve Bunlara Yaklaşım09 Mayıs 2016 Pazartesi 13:39
  • EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Aktüel Psikoloji | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 02124661050 | Faks : 02129093121 | Haber Yazılımı: CM Bilişim