• BIST 82.300
  • Altın 148,344
  • Dolar 3,8298
  • Euro 4,0711
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara 0 °C

Cumhuriyet kimliğinin sosyopsikolojisi-II

Prof. Dr. Erol Göka

Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin tahribatı

Cumhuriyet tarihimiz boyunca bir yandan uluslaşma, ulusal kimliğin içselleştirilmesi süreci devam ederken bir yandan da dünyada olup bitenlere ayak uydurulmaya çalışılmakta, içeriyle dışarısı arasında pek doğal etkileşimler ortaya çıkmaktadır. Bu etkileşim sürecinden kurucu değerler de nasibini almakta, değerler açısından bazen olumlu gelişmeler olsa da genel olarak tahrip edici bir süreç kendisini göstermektedir. Şimdi değerler sırasına göre neler olup bittiğine bakalım:

Kurtuluş savaşının kazanılması sonrası ve Tek parti dönemi’nde, özellikle İnönizm’in egemen olduğu zamanlarda radikal bir batıcılığa doğru bir yönelim olduğu doğrudur. Tek Parti döneminde batılılaşma ve modernleşme çabaları özdeşleştiren anlayışlara, batılı değerleri kökten bir biçimde yerleştirme gayretlerine toplum sempatiyle bakmamıştır. Bu gayretler, toplumun değişik kesimlerinde “radikal batılılaşma” olarak algılanmakta, buna uygun lehte ve aleyhte siyasal tepkiler oluşmaktadır. Hemen hemen toplumun ana gövdesinin tamamı, modernleşmeyi geri kalmışlıktan tek çıkış yolu olarak görmekte ama bu sürecin Batı'nın fennini alıp yaşama tarzını reddetme tarzında işlemesini istemektedir. Toplum, hayatın doğal seyri içinde, kendiliğinden oluşmuş olan kendi değerlerine sahip çıkmak istemekte ama bir yandan da tepkisini şiddete dönüştürmemektedir; çünkü yönetici iradeyle tam uygun düşmese de devleti de sahiplenmektedir. Bu mutedil, sahiplenici muhafazakar tepki, Cumhuriyet tarihi boyunca, yönetici iradeyle olan her gerilim anında da gösterilecek olan tepkidir.

Toplumsal değerlerin eninde sonunda galebe çalacağının, bir başka deyişle toplumda sağlam bir değerler sistemi oluşmaya başladığının ilk işareti, Serbest Fırka’nın ardından gelen Demokrat Parti hareketiyledir. Son tahlilde DP, modernleşmeyi evetleyen ama batılılaşmayı aynı ölçüde benimsemeyen, hatta büyük oranda reddeden ve iktidarı elinde tutan radikal batıcı çizgiye karşı, toplum çoğunluğunun paylaştığı bir tepkinin ürünüdür. Bu tercih, bürokratik merkeze karşı dipten ve kendiliğinden gelişen yeni değerler sistemini siyasal merkeze bir daha kolay kolay çıkmamacasına kazımaya çalışma girişimidir ama yukarıdan ve toplumdan gelen talepler arasındaki gerilim bundan sonra da sürecektir. Toplum, yeni değerler sisteminin de etkisiyle, bir yandan çağdaş ve demokratik dünyadan kopmak istememekte ama bir yandan da kendi milli ve manevi değerlerini olanca gücüyle sahiplenmektedir. Bu süreçte devletin öneminin de farkındadır. Devletin yöneticileri bu değerler sistemine aykırı davranışlar yaptığında, asla devletini zora sokacak bir tavır içine girmeden, ilk kendisine söz verildiğinde kötü yöneticilere haddini bildirmektedir.

Son yıllarda çağdaş dünyaya bağlı kalma açısından AB’ne katılma sürecinde yaşanan tartışmalarda, toplumumuzun çağdaşlaşma konusunda bu söylediğimiz özellikleri iyice gün yüzüne çıkmıştır. Çağdaş, demokratik dünyadan kopmamak adına toplumun kahir ekseriyeti AB’ne katılmaktan yanayken aynı insanlar, bu katılımın milli bütünlüğümüze, kimliğimize, manevi değerlerimize hiçbir şekilde halel getirmemesini istemektedir. AB tartışmaları, AB’den gelen bazı onur kırıcı öneriler ve önyargılı tarafgir talepler, toplumsal bilinçte küçük sarsıntılara yol açmakla birlikte, toplumumuzun bu özelliğini herkesin görmesi açısından oldukça yararlı olmuştur.

Elbette CHP de parti olarak toplumun derinliklerinde oluşan, uluslaşmanın mayasını oluşturan bu yeni değer sisteminin farkındadır ama nedense bu değerler sistemine uygun politikalar belirlemekte hep geç kalmaktadır. Ancak 1947 kurultayı ile militan laiklik politikasını yumuşatabilmiş; ancak 22 Mart 2009 seçimlerinden önce Deniz Baykal önderliğindeki CHP, bu konuda çok daha ileri bir adım atarak, halkın inançlarına daha uygun bir politik arayış içinde olacağının işaretlerini verebilmiştir. İnanç özgürlüğü açısından bu geç uyanma davranışı, çağdaş dünyaya ayak uydurma açısından da geçerlidir. Türkiye’nin dünyanın en ileri çağdaş demokrasileri arasında yer alması için CHP’de hep bir hevessizlik görülmektedir.

Tüm bunlara rağmen son tahlilde, uluslaşma sürecinin toplumsal değerlerin çağdaşlıktan yana olma ekseninde büyük bir sorun olmadığı; hem Batılılaşma hem içe-kapanma konusundaki ifrata kaçan tutumların uluslaşma sürecini yıpratıcı etkilerine karşı eninde sonunda bir çare üretilebildiği söylenebilir.

Cumhuriyet, zaman zaman ciddi gerilimler yaşanmakla birlikte aynı mutedil yolu, İslamiyet’le ilişkisinde de izleyebilmiş; hem dini değerlere sahip çıkmaya hem de çağdaş dünyadan din yoluyla kopma girişimlerini engellemeye çalışmıştır. İslamiyet’in siyasal bir hal alması ve uygarlık karşıtı, mezhepçi ve gayri-Müslim ahaliye düşman bir çizgiye çekilmesi önlenmeye çalışılırken, dinin toplumsal konumu ve uluslaşmaya katkı yapan değer üretici karakteri korunmaya gayret edilmiştir.

Batı, yöneticilerimizi daha çok “azınlıklar sorunu”yla sıkıştırmaya çalışırken toplumsal psikoloji açısından bunun pek de bir kıymeti harbiyesi yoktur; asıl sorun, mezhep çatışması ve kamusal-özel alan farkı alanındadır. Çünkü Cumhuriyet, resmi din politikalarını Sünni-Hanefi bir çizgide oluşturmaya karar vermiş, Alevi kitlelere, “bakın biz sizin için çağdaşlık yolunu seçtik, siz de bununla yetinin ve mümkünse Sünnileşin” demiş, büyük çoğunluğu Sünni-Şafii mezhebinden olan Kürtlerin mezhepsel farklılıklarını ise açıkça görmezden gelmiştir. Şafiiliğin ihmalinin bugün Kürt meselesinde nelere mal olduğu çok tartışılması gereken bir konudur ama Alevi vatandaşlarımızın Cumhuriyet’in resmi din politikalarından çok zarar gördükleri ve yaralandıkları açıktır. Yöneticilerin Sünni-Hanefi çizgideki ısrarlarının saçmalığı nihayet son zamanlarda görülmeye başlanmıştır.

Alevilik konusunda izlenen din özgürlüğüne ve insan haklarına açıkça aykırı olan politikalar, son dönemde yapılan demokratikleşme açılımlarıyla nihayete ermek üzeredir. Aleviliğin Türklerin eski inançlarıyla yakın bağlantısının ve etnik Türk kimliğinin oluşumundaki etkileri fark edildikçe, dinsel değişimin bazen çok uzun yıllar alabileceği anlaşıldıkça Alevi taleplerine karşı daha demokratik tavırlar gündeme gelmektedir. Büyük hatalar yapılmaz, dünyada büyük alt-üst oluşlar yaşanmazsa, İslamiyet inancının kendi iç gerilimlerini büyük ölçüde yatıştırabilmek mümkün olacak gibi görünmektedir.

Alevi sorununun bile gerekli açılımlar ve uygun politikalarla düzelme ihtimali bulunsa da aynı şans, kendisini “başörtüsü sorunu” olarak gündeme getiren kamusal ve özel alan tartışmasında gündeme gelen konular için geçerli değildir. Şimdiki görünüme bakıldığında “başörtüsü sorunu”nun çözümünden vazgeçilmiş ya da bilinmeyen bir zamana ertelenmiş olduğu gibi bir manzara görülmektedir. Benzeri bir umutsuzluk; tarikatlar, cemaatler şeklinde örgütlenmiş dinsel oluşumlar ve bu oluşumların toplumdaki ve demokratik siyasal hayatımızdaki yerleri için de söz konusudur. Toplumsal ve siyasal eksen değerlerimizden Müslümanlıkla ilgili olarak henüz yapılacak çok iş vardır.

Açık söylemek gerekirse, uluslaşma sürecinde Cumhuriyet’in kurucu değerleri açısından en önemli zaaflar, “Türklük” alanında yapılmış, Türk adının ırksal-hukuksal çağrışımları arasında 1924 Anayasası’nın açık hükmüne rağmen çoğu kere ırksal tercihlerde bulunulmuştur. Kürt diline karşı anlaşılmaz bir biçimde yasaklayıcı bir tutum içine girilmiştir. Şüphesiz bunda, daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında kışkırtılan isyanların, Osmanlı’nın geniş Türk kitlelerine karşı izlediği olumsuz siyasete ve imparatorluğun son dönemlerindeki ırkçı “ihanet”lere tepkinin ve ulus inşa sürecindeki acemiliklerin payı büyüktür. Nedeni ne olursa olsun, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinden “Türklük” alanında yapılan hatalar, “Türk” sözünün yasalarımızda ve toplumsal bilinçte tamamen hukuki, birleştirici bir kullanımına meşruiyet tanınmasına rağmen etnik bir kullanımla kısıtlı tutulması, Türk etnisitesinden gelmeyen diğer millet unsurlarını, özellikle Kürtleri kimlik açısından zora sokan bir işlev görmüştür. Kürt sorununu başımıza açan bu hatalı ve acemi kimlik politikalarıdır. Kürt sorunu, en öz şekliyle “biz artık kendimizi, Cumhuriyet’in kurucu değeri olan Türk kavramı içinde görmüyoruz” diyen insanlar sorunudur. Bu özünde psikolojik olan sorun halledilemediği için toplumsal ve siyasal komplikasyonlar ortaya çıkmaktadır.

Ne yapmalı?

Şüphesiz Cumhuriyet’in bu kurucu değerlerinin bir araya getirilmesi ve uluslaşma sürecinin mayasının bu değerlerle oluşturulması zor bir iştir ama geriye dönüp bakıldığında, birçok hataya rağmen çok büyük adımlar atıldığı kabul edilecektir. Şüphesiz “iç dinamikler belirleyici olabilseydi, Türkiye’de yaşayan halk, yöneticilerin hatalarını düzeltecek, kendine özgü uluslaşma sürecini büyük olasılıkla kazasız belasız tamamlayabilecekti” bile denilebilir. Ama şimdi “eğer”lerle, “keşke”lerle uğraşma zamanı değildir.

Kabul etmek zorundayız ki, Cumhuriyet değerleri üzerine bir uluslaşma çabası tamamlanamadan kalmıştır. Bu süreç, uluslar arası güç mücadeleleri ve “küreselleşme” adı verilen dünya ölçeğindeki değişimin dışsal dinamikleri tarafından bozulmuş ve toplumsal ve siyasal merkezcil yönelime karşı merkezkaç ideolojik-siyasal oluşumların tetiklediği bölünmeler ortaya çıkmıştır.

Dış dünyada uluslaşma sürecimiz aleyhine olup bitenlerin yanı sıra ve hatta onlardan çok daha önemli bir biçimde iç siyasal yaşamımızda olup bitenler vardır. 1960 İhtilali, oluşmakta olan muhafazakar-merkezi engellemeye çalışarak uluslaşma sürecine zarar verirken, 12 Eylül 1980 Darbesi, muhafazakar-merkeze yaslanmış görünümüne rağmen, Cumhuriyetin yeni oluşan merkez değerlerini suni ve askeri bir niteliğe büründürdüğü ve merkezkaç güçler tarafından, darbenin tüm günahlarının Cumhuriyet’in değerler sistemine yüklenmesine fırsat verdiği için uluslaşma sürecini baltalamıştır. Demokratik hayatımızı engelleme çabaları daha sonra da durmamıştır ama artık bu sürecin sonuna gelindiğini, millet iradesine karşı çıkmanın imkansızlığının anlaşıldığını gösteren birçok emare vardır. Bu son olgu, yani milletin kendi gücünü fark ederek adeta demokrasinin ispat-ı rüşd olduğunu anlaması Cumhuriyet tarihimizdeki en olumlu gelişmelerden birisidir. Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin tahribine rağmen bizi istikbalden umutlu hale getiren en önemli olgu budur.

Cumhuriyet değerlerini savunan kitleler, henüz merkezde birlik içinde kalma arzusundadır ama ortalığı toz duman olduğu da bir gerçektir. Postmodern dönemden, “ulus-devletten çıkış, kabilelere giriş”ten söz edilmektedir. “Mozaik”i andıran yapısıyla Türkiye de pek çok kabilenin ortaya çıkması için uygun bir vasattır. Kabilecilik, siyasal organizasyonunu ulus-devlet şeklinde yapmayı öngören Cumhuriyet’in değerler sistemi için bir mayın etkisine sahiptir. 12 Eylül’ün merkezdeki tahribatının hemen ardından Güneydoğu’da mayınlar patlamaya başlamıştır. Kürt etnisitesinin siyasallaşması, yalnızca mekansal bir kopuş talebi değil, muhafazakar merkezin üç temel damarından birisinin tıkanması, “Türklük”ten kaynaklanan değerlerin artık işe yaramaz hale gelmesi demektir. Alevilik ise, hem Cumhuriyet tarihi boyunca sahip çıkılmayışın, hem yeni uyanan Türklük bilincinin hem de kendi içinde başlayan kaotik bölünme ve dağılma sürecinin arasında kalakalmıştır. Dini özgürlükler açısından kendisini mağdur hisseden, ortak bir dinsel değer kaynağına sahip olmanın yatıştıramadığı geniş bir hoşnutsuzlar kitlesi söz konusudur. Türklük ve Müslümanlık arasında başlayan değer yıpranmasına “dışarıdan” yapılan müdahaleler, Batı’ya karşı tepkilere ve çağdaşlaşma heveslerimizin azalmasına yol açmaktadır.

Gündelik hayata baktığımızda, yoksulluk, yorgunluk ve katlanılan zorluklara rağmen halkın büyük kısmının Cumhuriyet değerlerini rehber alarak yaşadıklarını, bir bakıma Cumhuriyet mayasının tuttuğunu görüyoruz. Şimdi milletin organik aydınları olarak uluslaşma sürecini taşıyan gemiyi nasıl tekrar yola çıkarabileceğimizin hesaplarını yapmak ve kayalara çarpmayacak bir rota bulmak durumundayız

Türkiye, bir yandan çağdaş dünyadan kopmamanın bir yandan da toplumun bağrında uç veren, mezhepsel ve etnik gerilimleri ortadan kaldırarak modernleşmesini tamamlayabilme; hangi etnisiteden ve dinsel tutumdan yana olursa olsun bütün yurttaşlarının kendisini özgür ve eşit hissedeceği gerçek bir demokratik hukuk devletine sahip olabilme çabasının telaşı içersinde olmalıdır. Bize göre ulusları var kılan meşruiyet çizgileri ve “ulus-devletler çağı” aynen sürüyor. Paranoid korku ve vehimlerle birliğimizi dağıtmak yerine, Cumhuriyet’in kurucu iradesinin gururu ve özgüveni içinde birliğimizi pekiştirmeliyiz. Ama birlik olabilmek için, birlik isteyen herkesin arzulu ve bu birlikten mutlu olacağını bilmesi gerekir. Kurtuluş günlerini bize hatırlatan belleğin fideliği, yeni umutlar yeşertebilecek güçtedir. Biz yeter ki, ulusal kimliğin kardeşlik üzerine, kardeşliği temel alarak inşa olacağını anlayalım; demokrasiden ve özgürlüklerden korkmayalım. Tek bayrak altında, tek vatanda, tek millet olarak yaşayabilmek için demokrasi ve özgürlükler vazgeçilmezdir. O kadar vazgeçilmezdirler ki, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine eklenseler yeridir.

Bu yazı toplam 784 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Aktüel Psikoloji | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 02124661050 | Faks : 02129093121 | Haber Yazılımı: CM Bilişim